Rüyada, bir otomobille uçsuz bucaksız, ıssız bir düzlükte yol alıyor. Yol düz; kimi zaman bir çukurlukta ya da bir tepenin ardında kayboluyor, ama o, yolu ufuktaki dağlara dek gözüyle izleyebiliyor. Güneş tam tepede duruyor ve kızgın hava asfaltın üzerinde dalgalanıyor.
Uzun süredir karşı yönden hiçbir araç gelmiyor ve onun da önüne sollayacağı bir araç çıkmıyor. Karayolu tabelalarına ve haritaya göre bir sonraki yerleşme 60 mil ileride, dağlarda herhangi bir yerde ya da dağların ötesinde, sağında solunda, görebildiği mesafe dahilinde hiç ev yok. Ama sonra, yolun sol tarafında bir benzin istasyonu beliriyor. Büyük, kumlu bir alan, ortada iki benzin pompası, onların arkasında üstü kapalı verandasıyla iki katlı ahşap bir ev. Fren yapıyor, benzinciye doğru kıvrılıyor ve benzin pompasının önünde duruyor. Arabasının arkasından yükselen toz bulutu yeniden dağılıyor.
Bekliyor. Tam inip evin kapısını çalmak istediği anda kapı açılıyor ve dışarı bir kadın çıkıyor. Rüyayı hayalinde canlandırmaya başladığında kadın henüz bir kız ve yıllar içinde, otuzu ile kırkı arasında yaşlanması duruncaya dek, genç bir kadın oluyor. Kendisi kırkını ve ellisini geçtiği halde, o aynı genç kadın olarak kalıyor. Çoğu zaman kot pantolon ve kareli bir gömlek, kimi zaman da ayak bileklerine dek inen, ağarmış kot mavisi ya da rengi atmış mavi çiçek desenli, dalgalanan bir elbise giyiyor. Orta boylu, güçlü kuvvetli, ama şişman olmayan, yüzü ve kollan çillerle kaplı, kumral saçlı, çakır gözlü ve geniş ağızlı bir kadın. Kararlı adımlarla geliyor ve kararlı hareketlerle sol eliyle benzin tabancasını kavrıyor, sağ eliyle pompanın kolunu çeviriyor ve depoyu dolduruyor.
....
Rüya kaldığı yerden ancak akşam devam ediyor....
Bernhard Schlink
Yetmiş kilo ağırlığında bir insan diğer başka şeylerin yanında aşağıdakileri içerir:
- 45 litre su
- Bir tavuk kümesini temizlemeye yetecek kadar kireç
- 2200 adet kibrite yetecek kadar fosfor
- 70adet sabuna yetecek kadar yağ
- 5 santimlik bir çivi yapmaya yetecek kadar demir
- 9000 kurşun kalem üretmeye yeterli karbon
- Bir kaşık kadar magnezyum
Ben yetmiş kilodan daha ağırım.
Cosmos adlı bir Tv dizisi geldi aklıma. Carl Sagan uzaya benzetilmeye çalışılmış koca bir setin içinde dolanırken büyük rakamlardan söz eder dururdu. Programlardan birinde, insan vücudunu oluşturan maddeler ile dolu bir tankın önünde durmuştu. Elindeki bir sopa ile tankın içindekileri karıştırırken bir yaşam meydana getirip getiremeyeceğini merak ediyordu.
Başaramadı.
Erland Loe, Naif Süper
Tavanarası Yayınları - 2003
Devir öyle bir devir ki insan kalkıp da "Şuyum" diyemiyor; iyi bir şey zannedip "Ben de" diyorlar.
Şöyle gönül rahatlığıyla bir içimi döküp
"Yahu ben şizofrenim galiba," desem,
"Aaa, devir şizofreni devri kim değil ki, bir beni bilsen," diyorlar.
Onları duyunca, benim şizofrenim ister istemez iyi bir şeye dönüyor. Demek ki bununda kalitelisi, kalitesizi var. Allah beni bunların kıratındaki şizofreniden korusun...
Şule Gürbüz, Zamanın Farkında
İletişim Yayınları, 2011
Tesadüf diye bir şey varsa tesadüfen kesişmişti yolları. Kalabalığın içinde, denizin ortasında, üç gece dört gündüz geçirmişlerdi. Adam he ne kadar belli etmemeye çalışsa da, gerçi çok belli etmediği de söylenemezdi; kalabalıktan kaçabildiği her an kadının yanında belirmişti. Zaten kadının da bu duruma itirazı olmamıştı. Etraftaki onca insana rağmen iki geceyi çalmayı başarmışlardı. Gecenin ilki, ardı arkası kesilmeyen bir sohbete ev sahipliği yapmıştı. Genellikle birinin birtirdiği cümle diğeri tarafından "ben de" denilerek tamamlanmıştı. Aslında bu akşam da aynı şey olmuştu. Telefon konuşmalarının başlarında bir yerlerde kadın "Sevmiyorum bilm kurgu okumayı da, izlemeyi de" deyince aldığı yanıt yine "ben de" idi. Öyle çok "ben de" birikmişti ki kadın bunları sığdıracak yer bulamıyordu.
"Aşk yıkıcı, kırıcı, üzücü bir şey. Yakınımdan dahi gemesini istemiyorum"
"Kesinlikle haklısın. Ben de."
"Ne kıskanılmak, kısıtlanmak istiyorum ne de kıskanmak, kısıtlamak."
"Ben de"
"Hayatımda sürekli benden bir şeyler bekleyen birini istemiyorum. Kimseye verecek bir şeyim olduğunu düşünmüyorum. Hem ne kadar verirsen ver, arkası kesilmiyor. Hep daha fazlası isteniyor. Bunun yanlış olduğunu bilmene rağmen verdikçe sen de istemeye başlıyorsun. Ve vermekten yorulan ya da vazgeçen kişi sevmekten vazgeçmekle itham ediliyor. Ne vermek, ne almak, ne de itham eidlmek istiyorum."
"İlişkiyi adlandırmamalı, ona bir isim koymaya çalışmamalı."
"Bence de."
"Su yolunu bulur."
"Evet, bulur."
Sessiz sedasız geçen o iki gün içinde kadın defalarca pencereden adayı seyretmişti. Artık günün hangi gününde nasıl göründüğünü bakmadna çizebilirdi. Adam aramıyor, kadının eli de bir türlü telefona gitmiyordu. Adanın ışıkları yavaş yavaş yanmaya başlarken kararını verdi. Bu gece aramazsa yarın erkenden kendisi arayıp içinde kopan adsız fırtınayı bitirecekti. "Aşktan korkuyorum ama içinde aşk olmayan bir şeyi yaşamayı da hiçbir şekilde kendime yakıştıramıyorum. Ad koymayalım derken 'anlamı yok edelim, anlamsızlaştıralım, hissettiklerimizi dahi birbirimize söylemeyelim' demek istememiştim ben. Bir şey yokken konuşmak kolaymış, ama varken çok zor. Ben sevildiğimi bilmeden, sevdiğimi söyleyemeden bir şeyler yaşayamıyorum. 'seni seviyorum' dediğini duymayı bu kadar isterken 'sen de'lerle biten telefon konuşmaları yapmak en az yalanlarla bezenmiş bir aşk kadar acıtıyor canımı. Aklından atamadığı, içinden sürekli tekrar ettiği bu cümleleri ona söyleyebilmeyi çok isterdi ama söyleyemeyecekti. Çünkü ya adam "ben de" derse, "seni seviyorum" derse...
Hande Baba
Gece Nöbeti Dergisi sayı:1 2015
Güzel Bir Nisan Sabahında %100 Mükemmel Kıza Tesadüf Edişime Dair
Haruki MurakamiGüzel bir nisan sabahında, Tokyo'nun en revaçtaki semti Harujuku'nun dar bir sokağında %100 mükemmel kızın yanından geçtim.Doğrusunu söylemek gerekirse, o kadar da güzel değildi. Dikkat çeken hiçbir tarafı yoktu. Başının arka tarafındaki saçlar hâlâ yataktan kalktığı gibiydi. Genç de sayılmazdı - otuzlarında olmalıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, kız denilecek yaşta değildi. Ama yine de, 40 metre öteden bile onun bana göre %100 mükemmel kız olduğunu anlamıştım. Onu görür görmez kalbimde bir gümbürtü koptu, damağım çöl misali kurudu.Belki sizin de kendinize has, en beğendiğiniz kız tipi vardır. Söz gelimi, incecik ayak bilekli ya da iri gözlü, yahut zarif parmakları olan; belki de nedensiz yere, yemeklerini ağır yiyen kızlar size çekici geliyordur. Benim de kendime has zevklerim var elbette. Bazen, lokantada yemek yerken, sırf burnunun şekli hoşuma gittiği için yan masadaki kıza gözlerimi dikmiş bakarken yakalıyorum kendimi.Yine de hiç kimse %100 mükemmel kızın ille de kafasında çizmiş olduğu tipe uyacağını iddia edemez. Burunları ne kadar seviyor olsam da, o kızın burnunun şeklini anımsayamıyorum, Burnu bile var mıydı emin değilim. Tuhaf, çok tuhaf."Dün yolda %100 mükemmel kıza rastladım" desem birine,"Hadi ya!" der, "Güzel miydi bari?""Pek sayılmaz.""Beğendiğin tipte biridir o zaman, değil mi?""Bilmem. Ona dair bir tek şey anımsayamıyorum. Gözlerinin şekli, göğüslerinin iriliği.""Tuhaf.""Evet ya, tuhaf."Çoktan dikkati dağılmış bir şekilde,"Peki o zaman,"der,"Ne yaptın? Konuşabildin mi onuna? Takip mi ettin?"...
İşte Leyla, daha üç hafta öncesine kadar köydeki komşularının İstanbul'da memur oğullarından başka biri olmayan "Yusuf Abi"siyle dün gece evlenmiş, şimdi aynı arabada, yanındaki koltukta İstanbul'a doğru, karlı yollarda ilerliyordu. Leyla kendisinden yirmi iki yaş büyük kocasıyla belki en fazla bir saat konuşmuştu bu ana kadar. Dün gece hayatında çok arzuladığı o anı yaşamış olmanın utangaçlığı, acısı, zevki ile ruhu iyice karışmıştı. Kocasına doğru bakamıyordu. Başını pencere tarafına doğru çevirmiş, karlı ovaları izliyordu. Bir yandan İstanbul'da yaşamak düşüncesi onu ürpertiyor, bir yandan da bununla bir sınıf atlamış gibi gizli bir gurur duyuyor, yüzüne gülümseme geliyordu. Elini ağzına tutarak bu gülümsemesini saklıyordu. Yolun ilk saati tek kelime etmeden devam ettiler. Yusuf arabayı sürdü, Leyla da karlı ovaları izleyerek hayallere daldı. Sonra, bir anda Leyla arka koltuğa uzanarak çantaları karıştırmaya başladı. Yusuf ne yaptığına dikiz aynasından bakıyordu. Kısa bir aramadan sonra Leyla elinde bir resim defteri ve pastel boyalarla yeniden koltuğuna oturdu. Boyalı sayfaları çevirerek en son boş sayfayı buldu ve resim çizmeye başladı.
Yusuf: "Çok mu seviyorsun resim çizmeyi?" diye sordu.
Benjamin A.E., Bir Leyla ile Mecnun Hikayesi
Tilki Yayınları, 2014
Kısa öykünün enstrümanı her şey olabilir. Esin kaynakları sonsuzdur. Ancak düdük gibi sürekli aynı sözleri konuşan, konuştuklarının dayanağında mantık ürünü fikirler barındırmayan kimselerin - ki zaten düdük denir kısaca o tiplere -.ne esini ne de kaynağı bulunur. Düdük makarnası gibi sürekli aynı terane üzerine ötenlerin de kısa öyküye bir gıdım olsun faydası dokunmaz. Onların faydaları kendi cüzdanlarınadır. İktidarlarını öyküye düdük muamelesi yapmakla kurma peşindedirler. Hırsı büyük boyu cücük bücürlere benzerler; camdan evde oturduklarını unutunca zıplar zıplar ve zıplarlar, ancak hanyasal vaziyetlerin Konya'dan geçtiğini ve kimileri için Kasımpaşa kadar dahi muteber olmadıklarını anladıkları dakika oturuverirler aşağı. Yani kısa öykü asla ve asla düdük değildir, düdüklerin harcı ise hiç değildir.
Ortalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür'ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür'ü hatırlatır.
Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha... Sahi kapıyı ne renge boyarız?
- Beyaza dedim. Beyazı severim.
- A... Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.
- Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?
- Bayılırım çiçeklere.
- Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.
Biraz daha sokuldu.
- Bunlar olacak değil mi?
- Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.
- Evet şimdi...
- Hepsi boşa çıktı.
- Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.
- Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.
- Sonra ne oldu?..
- Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.
- İyi etmiş. Kim bu kız?.
- Yıldız... Ay... Güneş... Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.
- Demek aşık olduğun kadar var.
- Hayır... Hiç aşık olmadım ve olamam da.
- Bana aşık değil misin?.
- Hayır.
- Hayır mı dedin?..
- Evet... Seni sadece seviyorum. Isırasım gelen kulaklarını, öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.
Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,
- Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. Bütün erkekler gibi sen de yalan söylüyorsun.
- Benim de sana inanasım gelmiyor.
Birden durdu. Daha neler, dedi.
Yol kenarındaki kara dut ağacının altına oturduk. Başını göğsüme dayadı. Seni kıskanıyorum, dedi. Geçen gün gazetede bir yazını okudum ve ağladım. Bana kalırsa o kıza deli gibi aşıksın. Sonra o şiir... Unutamam mıydı neydi adı. Madem unutamayacaktın benimle niye nişanlandın. Dudakları titriyordu. Elimi saçlarına götürdüm. Hâlâ ıslaktı. Söyleyeceklerin var mı daha, dedim. Gözlerime baktı. Yo... dedi.
- Öyleyse başlayabilirim.
- Neymiş o?.
- Neye olacak; konuşmaya. Benden evvel kimseyi sevmedin mi?. Mektepte, mahallede.
- Hayır... Hiçkimseyi sevmedim. Ama anlayamıyorum, bunları sormandaki mana ne?.
- Ben açık konuşmasını severim Ömür. Benden bir şey saklama ve anlat.
- Dedim ya kimseyi sevmedim.
Yalan... Hepsi yalan... Geçen gün size gelmiştim. İçeri girerken postacı geldi. Bir mektup verdi. İzmir'den sana geliyordu. Kız ismi kullanan bir erkek. Merakımı yenemeyerek okudum.
- Ne okudun mu?.
- Evet okudum. Ümitlendirip ayrıldıktan sonra unutmaya kalktığın bir genç. Kimbilir seni ne kadar çok seviyordur. Mektubuna cevap verdiğin takdirde gelecekmiş. Bu çocuğun, seni benden fazla sevdiği muhakkak. Onu unutmaya hakkın yok. Sensiz yaşayamacağına inanıyorum. Ona dönmelisin.
- Ne kadar acı konuştuğunun farkında mısın?
- Hakikat daima acıdır Ömür. Bunu hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayağa kalktı, ellerimden tutup kaldırdı. Söyleyeceklerin bitti mi, dedi.
- Evet bitti. Senin de bittiğin belli.
- Hayır. O çocuğu hiç sevmedim. Belanın biri. Bir gezide tanışmıştık, görsen.
- Siz kadın milleti... Ne mahluksunuz. Onu sevdiğin halde kuruntun yüzünden onu maziye gömmeye kalkıyorsun. Şunu iyi bil ki o çocuktan başka kimse seni mes'ut edemez. Ben bile... Senin de onu sevdiğin belli.
- Ama ben seni...
- Yanılıyorsun yavrum. Beni sevmiyorsun. Yalnız yakın buluyorsun; yakın bulmak sevmek demek değildir. Onu unutma, o şu anda seni düşünüyor. Teselliye muhtaç vaziyette. Yaz ve deli gibi sevdiğini söyle.
- Haklısın, dedi. Seni sevmiyorum.
Eve kadar hiç konuşmadan gittik. Onu eve bıraktıktan sonra, beni evden uzaklaştıran yorgun adımlarım titriyordu. Dönüp baktığımda verdiğim İzmirli çocuğun mektubunu okuyordu. Başını kaldırdı, uzaktan bile güzelliği, cana yakınlığı ile İzmirliyi kendine aşık eden Ömür, arkamdan bakıyordu. Elini kaldırıp kapıyı kapadı. Set boyundaki küçük kahveye gidip Ahmet'e mars olmalıydı. Zaten mars olmadığım kimse yok ya...
Seni Seviyorum, Yılmaz Güney
Öküz Dergisi, Şubat 2001

























