Çok Kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çok Kısa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster


Yedinci sınıftayken okula bir psikiyatr getirdiler. Psikiyatr bizi bir dizi uyum sınavından geçirdi. Bana ard arda yirmi farklı kart göstererek üzerlerindeki resimlerde ne gibi gariplikler gördüğümü sordu. Hiçbir bir tuhaflık görememiştim, ama ısrar edip ilk kartı tekrar gösterdi. Üzerinde çocuk resmi olanı.

"Bu resimde nasıl bir tuhaflık görüyorsun?" diye sordu yorgun bir sesle. Tuhaflık görmediğimi söyledim yine. 

Sinirlendi ve "resimdeki çocuğun kulakları yok, görmüyor musun?" diye sordu. 

Gerçekten de resme tekrar baktığımda çocuğun kulaklarının olmadığını fark ettim. Ama bunun dışında bir tuhaflık yoktu resimde. Psikiyatr bana "ileri derecede algı bozukluğu" teşhisi koyup, marangozluk meslek lisesine nakil olmamı sağladı. Meslek lisesine gittiğimde testere tozuna alerjik olduğum ortaya çıktı, bu sefer de metal atölyesine gönderdiler beni. Oldukça becerikliydim aslında, ama yaptığımdan zevk almıyordum. Doğrusunu isterseniz, hiçbir şeyden zevk aldığım yoktu. Mezun olunca boru imal eden bir fabrikada iş buldum. Fabrikayı ülkenin en iyi teknik üniversitesinden diplomalı bir mühendis yönetiyordu. Son derece zeki bir adamdı. kulaksız bir çocuk resmi gösterseniz anında fark ederdi.

Mesaiden sonra fabrikada kalıp kendime kıvrık, yılanları andıran tuhaf borular yapıyor, içlerinden misket yuvarlıyordum. Aptalca, biliyorum, üstelik hoşuma da gitmiyordu, ama yine de yapıyordum.

Bir gece bir sürü kıvrımları ve boğumları olan öyle bir boru yaptım ki içine misketi yuvarladığımda öteki uçtan çıkmadı. Önce ortasında bir yerde sıkışıp kaldı sandım, ama yirmi kadar misketle denedikten sonra kayıplara karıştıklarını anladım. Bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. Herkes bir misketin durup dururken yok olmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. Olağan bulmuştum hatta. Kendime aynı biçimde bir boru yaparak içine girmeye ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. Fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. Yanılmıyorsam hayatımda ilk kez gülüyordum. 

O günden sonra gecelerimi devasa borumu yapmaya ayırdım. Sabaha kadar çalışıyor, sabah olduğunda parçaları depoya gizliyordum. Bitmesi yirmi gün sürdü. Son gece parçaları birleştirmek beş saatimi aldı, bittiğinde boru atölye döşemesinin yarısını kaplamıştı.

Borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. misket öbeklerinin üzerine oturmuş kulaksız çocuklarla karşılaşacaktım belki. Mümkündü. Borunun belli bir noktasını geçtikten sonra neler olduğunu tam olarak anımsamıyorum. Bildiğim bir şey varsa o da burada olduğum. Şimdi bir meleğim galiba: yani, kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.

Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. Tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. Cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söylediler, çünkü ilk seferinde hoşnut kalmamaları ikinci seferinde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyormuş. Ama gerçekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. hepsi değişik yollardan gelmişler Cennet'e.

Buraya bermuda şeytan üçgeni'nin belli bir noktasında uçağa takla attırarak gelen pilotlar var. Mutfaklarındaki dolaplara girerek gelen ev kadınları var. Sırf içlerine girip buraya gelebilmek için uzayda topolojik büklümler keşfeden matematikçiler var. Şayet orada mutsuzsanız ve birileri size ciddi bir algı sorununuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. Bulursanız lütfen bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misket oynamaktan gına geldi.

Borular - Etgar Keret
Kimim ben? Pek yapmadığım bir şey ama bir atasözüne göndermede bulunabilirim: Gerçekten de, her şey, dönüp dolaşıp şuna varır: Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. İtiraf etmeliyim ki bu ifade kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu ifade söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki, neysem o olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Bu anlamda, biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel tezahürü olarak algıladığım şeylerin, az çok kesinleşmiş tezahürlerin, aslında, bu yaşamın sınırları içinde, hakiki alanını hiç mi hiç tanımadığım bir faaliyette cereyan ettiğini anlatmak istemektedir bana. Zamansal ve yersel kini olasılıklara körü körüne boyun eğmesi ve dış görünüşü gibi ortak kabul gören bazı yanlarıyla "hayalet"e dair kafamdaki temsili imge, benim için, her şeyden önce, ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının sonlu imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gereken şeyi tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Bana dair bu bakış açısı, benim kendi içimdeki varlığımı önceden kabullendiği ölçüde bana yanlış geliyor; düşüncemin tamamlanmış, dolayısıyla zaman içinde oluşması için hiç bir neden olmayan bir şeklini, önceki bir düzleme keyfi olarak yerleştirdikçe, ve bu aynı zamanın içine, telafi edilemez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesini kattıkça, bu bakış bana yanlış geliyor, bunun ahlaki temelden yoksunluğu, bence, tartışma götürmez biçimde açıktır. Önemli olan şu ki, bu fani dünyada, kendi içimde yavaş yavaş keşfettiğim özel beceriler, bana özgü olmakla birlikte bana verilmiş olmayan genel bir beceriyi arayışımda beni asla avutmaz. Kendimde gördüğüm her türlü beğeninin, kendimde hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, maruz kaldığım cazibelerin, başımdan geçen ve yalnızca benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken seyrettiğim bir sürü hareketin, yalnızca ve yalnızca benim hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlar karşısında, beni onlardan ayıran şeyin herden kaynaklandığını değilse de,neden ibaret olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum. Bu dünyaya, tüm diğer insanlar arasında ne yapmaya geldiğimi, alınyazıma yanıt verebilecek, yalnızca bana özgü, ne mene bir mesajın taşıyıcısı olduğumu gözler önüne serebilmem, bu farklılığın ne ölçüde bilincinde olduğuma bağlı değil midir?

André Breton



Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elidenin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı. 
İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elidenin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturonun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elidenin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı. 
Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturonun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: Hava nasıl? O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu. 
O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı. 
Ama birden Elide, Saat kaç olmuş, der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu. 
Arturo tek başına kalırdı. Elidenin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. Tamam bindi, diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren on bir numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi. 
Yatak Elidenin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturonun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elidenin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı. 
Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı. 
Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, Hadi bakalım iş başına, deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri. 
Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı. 
Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi. 
Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı. 
Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturonun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.

Italo Calvino


Ayın çağrısı gelmeden önce başladı her şey... Lalaith sonbaharda geldi. Minik ayaklarının altında ezilen lâl rengi yaprakların çığlıklarını duyabiliyordum. Onu fazla beklememiştim ama beni şaşırtmıştı tüm çocuksuluğuyla. Hayatımdaki en büyük hata yıldızların isimlerini insanlara vermek olmuştu. Bunu söyleyebilmek içinse, benim maviyi bulmam gerekecekti. Herşeye rağmen, bir yıldız gelmişti yanıma; işte o zaman yıldızlar kaymaya başladı gözlerimden. Narin elleri saçlarıma dokunduğunda gümüşi gözlerinin içine baktım; ona düşünmeden sarıldım. Kızıl saçları döküldü yüzüme ve öptü beni. Yitiyordun düşlerimden. Elf kızı gitti daha sonra; ben yardımcı olamazdım ona. Bir insanın kısa ömrünü değerlendirirsek; ona göre, aşk bile denmezdi hissettiklerime. Neden bir elf gibi süreklilik ararken kendimi kaptıramıyordum hiç kimseye? Gözyaşlarımı sildim ve kalktım. 
İşte o zaman yitik ülkelerin birinde, yüzü kaybolmuş Miriel adında küçük kız geldi gelecekten, bir meleğin suretine bürünmüş biçimde. Mavi gözlerinin içine baktığımda, onu bir daha görmemin uzun süreceğini anlamıştım. Gerçek yüzünü en cesur şekilde o gösterecekti bana. İşte hayranlığım böyle başladı maviliğe. Büyü o gece aktı düşlerimize. 
Ertesi gün de gözyaşı vardı. 
Şafaktan önce çıktım yola. Herşey bir düş yüzündendi. Cebimde bir altın para, sadece tek bir dileğim olabilirdi. İki yoldan Ilmene gideni tercih ettim. Bunun hep kötü bir tercih olduğunu düşündüm. Bu yolu bitirdiğimde şaşırtmayı öğrendim. Beni yalnız dostluk korudu.  
Yol birdenbire bitti. Keder de... Meğerse yıldızlara varmak için ayın yolundan geçmek gerekiyormuş. Herkesin beni bıraktığı anda flüdünün ezgisiyle beni anlamlandıran Marach geldi. O gece onunla kankardeşi olduk. Ondan başka kimseye güvenemedim.
Bir yaz düşünde kendimi buldum cennette. Masumiyetin adı neydi? Orada bir kız gördüm ama aşık olmadım. Sevgi ve aşka dair tanımları sildiğimde nefreti öğrendim. Bu beni acımasız kıldı. 
Sonbahar gelmişti ve dinlenmek istiyordum. Bunun için sevgilimin evine gittim. Mavi odasında uyudum. Uyandığımda mavi duvarları üstüme üstüme geliyordu. Tavanın beyazlığının bana ne kadar acı verdiğini söylemedim ona. O anda dört mısra biçimlendi kafamda ve beni bir kış öncesindeki bir öyküye taşıdı: 
mavi odamızdaki
karşıtlığı yok sayan düşlerimde
sonsuzluğu arar
seni öpmelerim 
Sonsuz öpüşler böyle başlamıştı. Tüm renkler kendini yitiriyordu mavide.  
Efsanevi ağlama sütununu bulmak bir ayımı aldı. Toprak ağlıyordu gökyüzüne doğru. Ağlayarak soyundum. Bir bebeğin çıplaklığıyla girdim dilek havuzunun içine. Ayaklarım yere basıyordu. Ağlama sütununun yanına gidip altın paramı bıraktım dibine. Bir dilekte bulundum Ondan.  
Konuşmayı öğrendim. İlk söylediğim söz Bırakın beni! oldu. Yalnızlığı o zaman üçüncü defa tanımladım. Mirielle karşılaşmamın üstünden bir yıl geçiyordu ki, karşıma çıkıp öyküsünü anlattı bana. Oradan kaçtım ve kaybedişlerimize ağladım. 
Dileğimin bir anlamı kalmamıştı. Hatıralarımın hepsini öyküleştirdiğim zaman gerçekleri düşlerime devrettim. Korkularım yitmişti şimdi. Kendimi kaybettim düşlerimde. 
Dalgaların sesiyle ağlayarak uyandım bir bebek gibi. Bir yelkenli vardı kıyıda ve çingenenin türküsünü söylüyordu biri içinde. Bıkmıştım yürümekten ... dönmeliydim geldiğim yere. Ayın çağrısını kaptanın gözlerinde gördüm. Yanına sokuldum, sarıldım ellerine. Baktı gözleri gözlerime. Yalvardım ona: Okyanusa götür beni. Hiç dönmeyelim geri.  
Mavi saçlarını okşadım Gaernilin. Üşüyordu. Sarılsam, geçer mi titremelerin? Maviye aşkımı büyüttüm okyanusa açılan bir yelkenlide. 
Okyanus kokuyor ellerim.

Vedat Kamer


Esmiyor bir türlü. Yaz ağır. Şıkır şıkır akasya bile çökmüş sıcağın içine, kıpırdamıyor. Musluk da sıcak. Sabahın bin bir habercisi, kuşlar, sessiz.
Oysa birkaç gün önce kuşlar uyandırmıştı beni. Bin bir haberle.
Her biri bambaşka ötüyor. Gülmeye başlamıştım yatağımda. Bir kuş, inatçı bir kuş, tek düze bir ses çıkarıyordu. "Cok cok."
"Cok cok," o kadar.
"Bu kuş bir eleştirmen olabilir," diye düşünmüş o yüzden de gülmeye başlamıştım. Öyle ya, sonsuz bir ezgi bolluğu karşısında, yalnızca "cok cok,"diyordu. Bellediği bir şeyi, seni gidi taşkafa, değişik mi değişik her ses karşısında yineliyordu. Israr kuşu. Kuşların eleştirmeni. 
(a)
Bu işler İstanbul'da oldu. Gül Amca'nın bir kedisi, kedisinin de bir Gül Amca'sı olduğunu unutmayalım bu arada. 
(b)
Sonra, Iowa City'de yaşayan bir arkadaşım, "eleştirmen kuş burada da var," diye telefon etti. 
(c)
Yapraklar... 
(ç)
Gül Amca, hiç unutmam, 1999'un Ekim ayında "chat"e başlamıştı. Falanca kişi umduğunu bulamadığı ya da uykusunu bastırdığı veya işe yahut çişe gitmesi gerektiğinden "chat"i bırakıyordu. "Leaves..."
Gül Amca, bunu "yapraklar" diye algılamıştı. "Yapraklar"ı aramış bulamamıştı. İngilizcesi zayıf mıydı? Yoo, orta halliden iyiydi. Kendisi bilmiyordu ama bir şairdi o. Vardır ya, kendisi bilmez. 
(d)
"Cok cok.
(e)
Benim şu dünyaya bin bir haber ötüşlü kuşlar yağdırmak istediğim zamanlardı. Gül Amca'nın o sıralar en iyi yaptığı iş nargile içmekti. Bir de,rakı şişelerinin dibine bakıp mahreç söylemek. İnce ince şarkılar mırıldanıp meze koyarken... 
(f)
"Saraylı karı" adını taktığı bir akasya var, onunla söyleşiyor. 
(g)
Tek başına rakı içmek güçtür. Beceriyor. Kedisiyle. 
(ğ)
Akşama doğru, elleri titremeye başlıyor. Kuşların sabahı karşılaması kadar akşamı uğurlamasını da bekliyor ve başlıyor. İnce sızı, o ince şarkılarından damla damla akıyor. 
(h)
"Tetebbuatla mı iştigal ediyorsunuz efendim?
(ı)
Evet efendim. İçimden geçeni bilir gibi alınıyor. "Sepet efendim."
Akasyaya bakıyor ve "bunun adı 'biberli bastik'tir, benim icat ettiğim bir mezedir," diyor. 
(i)
Aile onu sevmiyor. Kedisi kuşları sevmiyor. 
(j)
Neden sevmiyor neden bilmiyor neden onun akasyası da akşamları da kuşları da başka neden zırt pırt düşüp bayılıyor da hiçbir şey olmamışçasına dikiliverip insanlara "ne var yahu, n'oldu ki?" tavırlarıyla bakıyor ve neden nedenlerini hiç düşünmüyor ve onları yaşıyor?
(k)
"Cok cok.
(l)
"Alaska'lı bir arkadaşım var," dedi. Sonra da bir Malta'lı. Hatta, onu bu yaz Malta'ya çağırmış adam. "Uçak bileti al da gel, gerisi kolay, bende kalırsın, yiyecek içecek sorun değil," demiş. 
(m)
Yapraklar... 
(n)
Yapraklar...
(o)
Dünyanın çok tenha olduğundan yakınmıyor. 
(ö)
Birlikte yuvarladığımız üç dört dubleden sonra dedi ki: "Siz sanatçılar ya da beni bağışlayın, ki öyledir kimileri de sanatçı bozuntusudur, sanatçı bozuntuları, eserlerinize bir ad koymakta direniyorsunuz. Niçin? Bizi, kitap okuyan, müzik dinleyen, bir resmi seyreden kişiyi daha baştan köşeye kıstırmak için. Eserlerinize isim takmayın efendim, opus 1, opus 2, opus 3 falan diyin. Bırakın biz onun hakiki adını düşünelim.
(p)
Gül Amca ile bir sünnet düğününde karşılaştım bir kez. Çağrılı değildi ama gelmişti. Kan ter içindeydi. Elinde sık sık yıkandığı belli eprik bir mendil. Elinde kendisinden bile gizlemeye çabaladığı bir hediye kutusu. Uzak, küs akrabaların buluştuğu bir geceydi işte. 
(r)
"Cok cok cok.
(s)
"Dışlanmak," demişti. Bu tür yeni sözcükleri kullanmayı hiç sevmezdi.
"Dışlanmak, her manada içlenmek değil midir?
(t)
...Yapraklar... 
(u)
...Yapraklarlarlar... 
(v)
Çok ağır bir yaz geçti. Yağmur vakitleri gelmek bilmiyordu. 
(y)
"Malta'lara nasıl giderim ki bu emekli maaşıyla?" dedi Gül Amca gülümseyerek. 
(z)
...Yapraklar...

Hulki Aktunç


O kadar yalnızdı ki, o kadar ilgiye muhtaçtı ki; ruhunu birkaç kuruş verdiği dilencilerin gözündeki minnet ifadesiyle geçindiriyordu.

Ertuğ Uçar Ormanda Kaybolmak (Bir Sözlük Hayali)
Alef Yayınları - 2014


Kar kıyamet, tipi fırtına, sade sokak yaşamında değil ev yaşamında da etkisini gösteriyordu. Kar ve buzlarla tıkanan saçak çevresi olukları, yer yer yırtılıp delindiği için, kiremitlerden oluklara süzülen kar suları, aşağı akacağına, çatı arasına yayılıyor ve kalorifer borularının rotasını izleyerek üst katların içine akıyordu.
Havalar düzelmeden olukları temizleyip onarma olanağı yoktu. Üst katlarda kalorifer borularının tavandan çıktığı bölmelerde biriken damlaları, borulara bağlanan huniler ve hunilere takılan hortumlarla balkonlara kanalize etme buluşları, salonda odaları, kimyacılığa merak sardırmış ecinnilerin garip imbikli laboratuarlarına benzetiyordu.
Bazı apartmanların ana ceryan kablosundaki sakatlanmalar yüzünden, kalorifer kazanları yanmıyor, hidroforlar su basmıyor, asansörler çalışmıyordu.
Böyle durumlarda imdada koşması beklenen odunla gaz sobalarına da gazla odun bulmak kolay olmuyordu.
Rıza Bey, termometrenin beş dereceyi gösterdiği odasında, kalın bir gömlek üstüne kalın bir gemici kazağı giymiş, arada bir önündeki konyağa uzanarak, ısının bazen sıfır altı elli dereceye kadar düştüğü kentlerde, nasıl olup da hiçbir şeyin aksamadığını düşünüyordu.
***
Birden telefon çaldı.
Rıza Bey, oturduğu koltuktan uzanarak açtı telefonu.
Bir ses:
- Beyefendi, diyordu, benim adım Remzi Suyugül. Yaşım altmış altı. Memuriyetten emekliyim. Esrarengiz olaylara olan merakınızı biliyorum. Son çıkan kitabınızı da okudum. Çok etkilendim. Size kendim hakkında ihbarda bulunacağım. İki kişiyi öldürmüş, bir caniyim ben. Ancak yeryüzünde hiçkimse benim işlediğim cinayetleri bulup, beni suçlayamaz. Telefonumu da, adresimi de size vereceğim. Dilediğiniz soruyu dilediğiniz zaman sorabilirsiniz. Bakalım, siz iki kişiyi nasıl öldürmüş olduğumu ortaya koyabilecek misiniz?
Rıza Bey:
- Çok şakacısınız Remzi Bey, dedi, Beni sınavdan geçirmek istemeniz de ayrıca hoşuma gitti... Cinayetleri hangi tarihlerde işlediniz?
- Sonuç almak kolay olmadı. Birincisi yirmi yıl önceydi. İkincisi de geçen yıl...
- Peki hangi amaçla işlediniz cinayetleri?
- Sırf keyif için...
- Tanıdığınız kişileri mi öldürdünüz?
- Hayır hiç tanımadığım kişileri...
- Neyle öldürdünüz?
- Bombalı saatlerle...
- Saatli bombalarla demek istiyorsunuz.
- Hayır Rıza Bey, ne dediğimi biliyorum. Bombalı saatlerle...
- Saatler mi patladı yani?
- Eh aşağı yukarı...
- Ne demek aşağı yukarı?...
- Onu da siz bulun. Birini yirmi yıl önce, ötekini geçen yıl, bombalı saatlerle öldürdüm. Telefonum 783 51 50 ...Adresim, Sahrayıcedit Kestane Sok. 16/3... Hoşça kalın, cinayetleri çözmenizi bekliyorum.
Telefon kapandı.
Rıza Bey önce:
- Deli çok bu dünyada, diye mırıldandı.
Sonra konyak kadehini avuçlayıp ağzına götürdü ve bir sigara yaktı.
Remzi Suyugül kimdi acaba? Neden böyle bir şaka yapmak gereğini duymuştu? Bu şakanın altında herhalde bir bit yeniği vardı.
Dışarıda tipi, gözgözü görmez bir boşluğa çekip götürüyordu kenti...
Rıza Bey saatine baktı. Gece yarısına kadar Remzi Beyin sırrını çözebilirse, altmış altı yaşındaki emekli okuyucusuna tam saat yirmi dörtte güzel bir sürpriz yapmış olacaktı.
***
Eski gemi telsizcisi, yeni polisiye yazarı tatlı bir gülücükle sırtına içi kürklü paltosunu geçirip, dışarı çıktı ve kutuplarda kaybolmuş bir eski zaman gezgini gibi oturduğu Gümüşyoldan Sahrayıcedite doğru yürümeye başladı.
Saat tam yirmi bir otuzda Rıza Bey yine koltuğuna oturmuş, elinde kalem kağıt birtakım hesaplar yapıyordu.
Saat tam yirmi dörtte, koltuğundan telefona uzandı ve Remzi Beyin numarasını çevirdi. Uzun uzun çaldı telefon, sonra uykulu bir ses:
- Alo, dedi.
- Remzi Bey siz misiniz, uyandırdım galiba... Kimleri öldürdüğünüzü buldum da, onu haber verecektim.
Remzi Bey uykulu sesiyle:
- Rıza Bey, kafayı çektin palavra sıkıyorsun, dedi.
- Yok, hayır dinleyin. Yirmi yaşındayken, belediyede evrak katibi olarak işe başlamışsınız...
- Evet...
- Otuzunuzda Sağlık Müdürlüğü kalemine şef olarak geçmişsinizç
- Evet...
- Kırk ikide Sosyal Sigortalara girmişsiniz...
- Evet...
- Ellide PTTde personel müdürü olmuşsunuz. Emekliye de oradan ayrılmışsınız.
- Evet...
- Size başvuranları bekletmekle ünlüymüşsünüz...
- Nereden biliyorsunuz?
- Sizin bakkalın kayınpederiyle aynı okulda okumuş ve bir daha da birbirinizden hiç kopmayacak kadar dostluğunuzu sürdürmüşsünüz...
- Nasıl öğrendiniz bunu?
- Bakkalınıza uğrayıp, kim olduğunuzu sorarak...
- Size vallahi pardon derim ben Rıza Bey... Eee sonra?
- Her gün en az yirmi kişiyi otuz dakika ile dört saat arasında bekletirmişsiniz. Bekleyenler aynı saatler arasında hep birlikte de bekleseler, kişi başına düşen beklemelerin ortak toplamı altmış saate yakın tutuyor...
- Eee yani?
- Yanisi şu, yirmi dört yıl önce memuriyetinizin yirmi beşinci yılıydı...
- Tamam, dinliyorum.
- Yirmi beş yılda, her gün beklettiklerinizin bekleme saatlerini bir birine ekleyince, altmış üç yıl çıkıyor ortaya... Bir insan yaşamı... Birinci cinayetiniz bu... Son yirmi yılda size başvuranların sayısı daha çoğaldı, bekletme süreniz de arttı. Ve son yirmi yılda insanları tek tek bekletme saatlerinizin ortak toplamı, altmış beş yılı buldu... Ve ikinci cinayetinizi de işlemiş oldunuz. İki yaşamlık zamanı, size başvurmuş binlerce insandan koparıp yok ettiniz... Doğru çözebildim mi cinayetlerinizi?
Remzi Bey kısaca:
- Evet, dedi.
Ve titrek içten bir sesle:
- Biliyor musunuz ne zaman hesap ettim bunu, dedi, emekli olduktan sonra işimin düştüğü yerlerde bekletilirken...
Telefon kapandıktan sonra Rıza Bey bir konyak daha koydu kendine ve pencerenin yanına gelerek, gecenin içinde lapa lapa yağan karlara dalıp gitti.
Kimbilir ne bilinip görünmeyen, ne kadar cani yaşıyordu şu dünyada...

Çetin Altan


Adam, kadını güllere boğardı; en sevdiği çiçeği bir kez olsun sormaksızın.

R. Gatwood 
(Tek Cümlelik Öyküler Kitabı'ndan)


Otobüste oturmuş kitabını okuyan bir kadın hakkında öykü okuyordu. Aniden kendisinin de otobüste kitap okuyan bir kadın olduğunun farkına vardı. “Daha birkaç dakika önce otobüste değildim", cümlesi geçti aklından. Kitapta anlatılandan çok daha farklı bir hayatın içinden geldiğinin bilincindeydi. Ne var ki, bir daha eski hayatını anımsayamayacağını henüz bilmiyordu. 
Deniz Moralıgil

Fotoğraf: Nick Turpin

Raflardan rastgele seçtiği bir kitabın sayfalarında pür dikkat ve sanki ilk kez okuyormuş gibi kaybolmuşken, sayfaların arasından kurtularak yere düşen bir kağıt parçası dikkatini böldü. O anda dakikalardır kitaplığın önünde ayakta durmakta olduğunun farkına vardı. Eğilerek yerdeki rengini kaybetmiş kağıt parçasını eline aldı. Bu bir otobüs biletiydi. Üzerindeki; firma adı, tarih, hareket saati, koltuk numarası bilgilerini okudukça başını dayadığı camda; otobüsün bozuk yolda ilerlemesinin yarattığı titreşimi hisseder gibi oldu. Yanında oturan yaşlı adamın birkaç defa kendisine “kaçta varacağız evladım?” diye sorduğunu, endişeler içinde koyulduğu yolun yarısına varmadan tuhaf bir umursamazlığın içine düştüğünü anımsadı. Yolculuğun neredeyse tamamı kısacık bir an diliminde gözünde canlanmıştı. Daha az evvel sayfalar dolusu yazıyı okuyup ne kitabın içeriğini ne de okurken yaşadıklarına dair en ufak bir anı kırıntısını yakalayamamışken, ufacık bir kağıt parçası üzerine kötü bir el yazısı ile kondurulmuş rakamların yaşamının bir bölümünü olanca netliği ile geri getirmesine şaşırmıştı. Bileti sayfaların arasına iteledi, kitabı ait olduğu yere özenle yerleştirirken kendi kendine konuşmaya başladı:
“Bir daha hiçbir kitabı ya da dergiyi kapağına bakarak yargılamayacağım…“ 

Deniz Moralıgil



Onu diğerlerinden daha çok özledim. 
David Joseph
(25 ve Daha Az Kelimelik Öykü Antolojisi'nden)




Metonimi. Bu sözcüğü 1930'da duymuştum, bir daha da unutmadım. İlk romanım yeni yayımlanmıştı. Bir eleştirmen, romanımın başkişisi geceye "göğsü iliklenmemiş", çıktığı için fena haşlamıştı beni.
Sağduyusu tartışılmaz bu seçkin beyefendi "şu saçmalığa bakın!,," diyordu yazısında. "Neden meramını açıkça kağıda dökmüyor yazanınız? Apaçık ortada, iliklenmemiş olan, adamın gömleği, göğsü değil."
Bu azarı, ses çıkarmadan, hatta biraz utanarak sineye çekmiştim. O arada, dalının ünlülerinden Latince profesörüm Dr. Matos Peixoto imdadıma yetişti. Bir yanlışlık yoktu yazımda, metonimi diye adlandırılan yaygın bir istiare türü kullanmıştım; bu sanatta bir sözcüğü, onunla bağlantılı bir başka sözcük yerine kullanabiliyordunuz - sözgelimi, sonuç yerine nedeni imleyen ya da içeriği çağrıştıran bir sözcüğü. Mesela, "ışıldayan kadeh" dendiğinde ışıldayan aslında kadeh değil, şarapmış. Profesörle birlikte yazdığımız mektup, aynı gazetede yayınlandı. Eleştirmen de ağzının payını aldı. Umarım ders de almıştır. Ben aldım kendi adıma .. O gün bu gündur, metonimiyi sıkça kullanıyorum -başka bir klasik söz sanatıyla alışverişim yok.
Dahası, biraz kafa yorduktan sonra, metonimi'nin yalnızca edebiyata ilişkin olmadığı sonucuna vardım. Bence hayatın ger alanında var metonimi. Kendi deneyimimden yola çıkarak basit bir örnek vereyim.
Eski bir kadın arkadaşım, yıllardır kalmakta olduğu pansiyondan aniden taşındı ve pansiyoncu hanıma düşman kesildi. Nedenini sordum. İkimiz de pansiyon sahibinin sevimli bir insan olduğunu biliyorduk; hatta bir seferinde arkadaşımın iğnelerini bile yapmıştı, ona sıcak su torbasını ödünç vermişti; kalbi sıkıştığında başında beklemişti.
Şöyle dedi arkadaşım: "Koridordaki telefon yüzünden nefret ediyorum ondan. Ne zaman açsam, arayanların yarısı ya işletiyor ya tatsız şakalar yapıyor."
"Ama bu tatsız şakalar, pansiyoncu hanımın başının. altından çıkmıyor ki. Sorumluluk onun değil."
"Tabii değil. Ama telefon kimin telefonu?"

Rachel De Queiros, "Metonimi ya da Kocanın İntikamı"


Balıkçılar sokağındaki olay herkesi üzdü, ama kimseyi şaşırtmadı.
Şehrin ana caddesine açılan en geniş yan sokaklardan birinde, Bakkallar sokağı köşesinden üç adım beride, Balıkçılar sokağının en civcivli saatinde, gecenin işçileri o gence niçin saldırdılar, bilinmiyor.
Söylentilere bakılırsa, elinde götürmekte olduğu ekmek dörtköşe değilmiş; saçının rengi kara değilmiş; ya da aksayarak yürüyormuş... Söylenti elbet, bütün bunlar. Doğrusunu kimse bilmiyor. Ayrıca, bilinecek bir doğru var mı? O bile bilinmiyor. Bilinebilen, görülebilen ise, işçilerin, ansızın duvarlardan, köşelerden, kapı ağızlarından sıyrılarak o genci kalabalığın içinden çekip ortalarına aldıkları, bir daha dağılıp gözden yittiklerindeyse ortada kanlı, tanınmaz bir et yığını kalmış olduğu. Genci, gecenin işçilerinin ortasında yitmeden önce görebilenlerin söylediğine göre, bu et parçası, o alımlı delikanlının yansı kadar bile olamazdı. Bu kanlı etin üzerine talaş serpildi, kuru yapraklar örtüldü.
Ertesi sabah oradan geçenler, bir türlü aydınlanamayan günün donuk ışığında, asfaltın üzerinde esmerce bir lekeden başka bir şey göremediler gencin parçalanmış olduğu yerde.
İnsanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken. Oysa işçiler, gecenin işçileri oldukları için, güpegündüz görünmezler sokaklarda. Gecenin işçileri herkes gibi miydi bir zamanlar? Böyle olduğuna inanmak isteyenler var.
Daha mı az ürkecekler böyle olsa?

Bilge Karasu
Gece'den alıntı


Rüyada, bir otomobille uçsuz bucaksız, ıssız bir düzlükte yol alıyor. Yol düz; kimi zaman bir çukurlukta ya da bir tepenin ardında kayboluyor, ama o, yolu ufuktaki dağlara dek gözüyle izleyebiliyor. Güneş tam tepede duruyor ve kızgın hava asfaltın üzerinde dalgalanıyor.
Uzun süredir karşı yönden hiçbir araç gelmiyor ve onun da önüne sollayacağı bir araç çıkmıyor. Karayolu tabelalarına ve haritaya göre bir sonraki yerleşme 60 mil ileride, dağlarda herhangi bir yerde ya da dağların ötesinde, sağında solunda, görebildiği mesafe dahilinde hiç ev yok. Ama sonra, yolun sol tarafında bir benzin istasyonu beliriyor. Büyük, kumlu bir alan, ortada iki benzin pompası, onların arkasında üstü kapalı verandasıyla iki katlı ahşap bir ev. Fren yapıyor, benzinciye doğru kıvrılıyor ve benzin pompasının önünde duruyor. Arabasının arkasından yükselen toz bulutu yeniden dağılıyor.
Bekliyor. Tam inip evin kapısını çalmak istediği anda kapı açılıyor ve dışarı bir kadın çıkıyor. Rüyayı hayalinde canlandırmaya başladığında kadın henüz bir kız ve yıllar içinde, otuzu ile kırkı arasında yaşlanması duruncaya dek, genç bir kadın oluyor. Kendisi kırkını ve ellisini geçtiği halde, o aynı genç kadın olarak kalıyor. Çoğu zaman kot pantolon ve kareli bir gömlek, kimi zaman da ayak bileklerine dek inen, ağarmış kot mavisi ya da rengi atmış mavi çiçek desenli, dalgalanan bir elbise giyiyor. Orta boylu, güçlü kuvvetli, ama şişman olmayan, yüzü ve kollan çillerle kaplı, kumral saçlı, çakır gözlü ve geniş ağızlı bir kadın. Kararlı adımlarla geliyor ve kararlı hareketlerle sol eliyle benzin tabancasını kavrıyor, sağ eliyle pompanın kolunu çeviriyor ve depoyu dolduruyor.
....
Rüya kaldığı yerden ancak akşam devam ediyor.... 

Bernhard Schlink


Yetmiş kilo ağırlığında bir insan diğer başka şeylerin yanında aşağıdakileri içerir:
- 45 litre su
- Bir tavuk kümesini temizlemeye yetecek kadar kireç
- 2200 adet kibrite yetecek kadar fosfor
- 70adet sabuna yetecek kadar yağ
- 5 santimlik bir çivi yapmaya yetecek kadar demir
- 9000 kurşun kalem üretmeye yeterli karbon
- Bir kaşık kadar magnezyum
Ben yetmiş kilodan daha ağırım.
Cosmos adlı bir Tv dizisi geldi aklıma. Carl Sagan uzaya benzetilmeye çalışılmış koca bir setin içinde dolanırken büyük rakamlardan söz eder dururdu. Programlardan birinde, insan vücudunu oluşturan maddeler ile dolu bir tankın önünde durmuştu. Elindeki bir sopa ile tankın içindekileri karıştırırken bir yaşam meydana getirip getiremeyeceğini merak ediyordu.
Başaramadı. 

Erland Loe, Naif Süper
Tavanarası Yayınları - 2003


Devir öyle bir devir ki insan kalkıp da "Şuyum" diyemiyor; iyi bir şey zannedip "Ben de" diyorlar.
Şöyle gönül rahatlığıyla bir içimi döküp
"Yahu ben şizofrenim galiba," desem,
"Aaa, devir şizofreni devri kim değil ki, bir beni bilsen," diyorlar.
Onları duyunca, benim şizofrenim ister istemez iyi bir şeye dönüyor. Demek ki bununda kalitelisi, kalitesizi var. Allah beni bunların kıratındaki şizofreniden korusun...

Şule Gürbüz, Zamanın Farkında

İletişim Yayınları, 2011


Tesadüf diye bir şey varsa tesadüfen kesişmişti yolları. Kalabalığın içinde, denizin ortasında, üç gece dört gündüz geçirmişlerdi. Adam he ne kadar belli etmemeye çalışsa da, gerçi çok belli etmediği de söylenemezdi; kalabalıktan kaçabildiği her an kadının yanında belirmişti. Zaten kadının da bu duruma itirazı olmamıştı. Etraftaki onca insana rağmen iki geceyi çalmayı başarmışlardı. Gecenin ilki, ardı arkası kesilmeyen bir sohbete ev sahipliği yapmıştı. Genellikle birinin birtirdiği cümle diğeri tarafından "ben de" denilerek tamamlanmıştı. Aslında bu akşam da aynı şey olmuştu. Telefon konuşmalarının başlarında bir yerlerde kadın "Sevmiyorum bilm kurgu okumayı da, izlemeyi de" deyince aldığı yanıt yine "ben de" idi. Öyle çok "ben de" birikmişti ki kadın bunları sığdıracak yer bulamıyordu.
"Aşk yıkıcı, kırıcı, üzücü bir şey. Yakınımdan dahi gemesini istemiyorum"
"Kesinlikle haklısın. Ben de."
"Ne kıskanılmak, kısıtlanmak istiyorum ne de kıskanmak, kısıtlamak."
"Ben de"
"Hayatımda sürekli benden bir şeyler bekleyen birini istemiyorum. Kimseye verecek bir şeyim olduğunu düşünmüyorum. Hem ne kadar verirsen ver, arkası kesilmiyor. Hep daha fazlası isteniyor. Bunun yanlış olduğunu bilmene rağmen verdikçe sen de istemeye başlıyorsun. Ve vermekten yorulan ya da vazgeçen kişi sevmekten vazgeçmekle itham ediliyor. Ne vermek, ne almak, ne de itham eidlmek istiyorum."
"İlişkiyi adlandırmamalı, ona bir isim koymaya çalışmamalı."
"Bence de."
"Su yolunu bulur."
"Evet, bulur."
Sessiz sedasız geçen o iki gün içinde kadın defalarca pencereden adayı seyretmişti. Artık günün hangi gününde nasıl göründüğünü bakmadna çizebilirdi. Adam aramıyor, kadının eli de bir türlü telefona gitmiyordu. Adanın ışıkları yavaş yavaş yanmaya başlarken kararını verdi. Bu gece aramazsa yarın erkenden kendisi arayıp içinde kopan adsız fırtınayı bitirecekti. "Aşktan korkuyorum ama içinde aşk olmayan bir şeyi yaşamayı da hiçbir şekilde kendime yakıştıramıyorum. Ad koymayalım derken 'anlamı yok edelim, anlamsızlaştıralım, hissettiklerimizi dahi birbirimize söylemeyelim' demek istememiştim ben. Bir şey yokken konuşmak kolaymış, ama varken çok zor. Ben sevildiğimi bilmeden, sevdiğimi söyleyemeden bir şeyler yaşayamıyorum. 'seni seviyorum' dediğini duymayı bu kadar isterken 'sen de'lerle biten telefon konuşmaları yapmak en az yalanlarla bezenmiş bir aşk kadar acıtıyor canımı. Aklından atamadığı, içinden sürekli tekrar ettiği bu cümleleri ona söyleyebilmeyi çok isterdi ama söyleyemeyecekti. Çünkü ya adam "ben de" derse, "seni seviyorum" derse...

Hande Baba
Gece Nöbeti Dergisi sayı:1 2015


Güzel Bir Nisan Sabahında %100 Mükemmel Kıza Tesadüf Edişime Dair
Güzel bir nisan sabahında, Tokyo'nun en revaçtaki semti Harujuku'nun dar bir sokağında %100 mükemmel kızın yanından geçtim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, o kadar da güzel değildi. Dikkat çeken hiçbir tarafı yoktu. Başının arka tarafındaki saçlar hâlâ yataktan kalktığı gibiydi. Genç de sayılmazdı - otuzlarında olmalıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, kız denilecek yaşta değildi. Ama yine de, 40 metre öteden bile onun bana göre %100 mükemmel kız olduğunu anlamıştım. Onu görür görmez kalbimde bir gümbürtü koptu, damağım çöl misali kurudu.

Belki sizin de kendinize has, en beğendiğiniz kız tipi vardır. Söz gelimi, incecik ayak bilekli ya da iri gözlü, yahut zarif parmakları olan; belki de nedensiz yere, yemeklerini ağır yiyen kızlar size çekici geliyordur. Benim de kendime has zevklerim var elbette. Bazen, lokantada yemek yerken, sırf burnunun şekli hoşuma gittiği için yan masadaki kıza gözlerimi dikmiş bakarken yakalıyorum kendimi.
Yine de hiç kimse %100 mükemmel kızın ille de kafasında çizmiş olduğu tipe uyacağını iddia edemez. Burunları ne kadar seviyor olsam da, o kızın burnunun şeklini anımsayamıyorum, Burnu bile var mıydı emin değilim. Tuhaf, çok tuhaf.
"Dün yolda %100 mükemmel kıza rastladım" desem birine,
"Hadi ya!" der, "Güzel miydi bari?"
"Pek sayılmaz."
"Beğendiğin tipte biridir o zaman, değil mi?"
"Bilmem. Ona dair bir tek şey anımsayamıyorum. Gözlerinin şekli, göğüslerinin iriliği."
"Tuhaf."
"Evet ya, tuhaf."
Çoktan dikkati dağılmış bir şekilde,
"Peki o zaman,"der,
"Ne yaptın? Konuşabildin mi onuna? Takip mi ettin?"
...
Haruki Murakami


İşte Leyla, daha üç hafta öncesine kadar köydeki komşularının İstanbul'da memur oğullarından başka biri olmayan "Yusuf Abi"siyle dün gece evlenmiş, şimdi aynı arabada, yanındaki koltukta İstanbul'a doğru, karlı yollarda ilerliyordu. Leyla kendisinden yirmi iki yaş büyük kocasıyla belki en fazla bir saat konuşmuştu bu ana kadar. Dün gece hayatında çok arzuladığı o anı yaşamış olmanın utangaçlığı, acısı, zevki ile ruhu iyice karışmıştı. Kocasına doğru bakamıyordu. Başını pencere tarafına doğru çevirmiş, karlı ovaları izliyordu. Bir yandan İstanbul'da yaşamak düşüncesi onu ürpertiyor, bir yandan da bununla bir sınıf atlamış gibi gizli bir gurur duyuyor, yüzüne gülümseme geliyordu. Elini ağzına tutarak bu gülümsemesini saklıyordu. Yolun ilk saati tek kelime etmeden devam ettiler. Yusuf arabayı sürdü, Leyla da karlı ovaları izleyerek hayallere daldı. Sonra, bir anda Leyla arka koltuğa uzanarak çantaları karıştırmaya başladı. Yusuf ne yaptığına dikiz aynasından bakıyordu. Kısa bir aramadan sonra Leyla elinde bir resim defteri ve pastel boyalarla yeniden koltuğuna oturdu. Boyalı sayfaları çevirerek en son boş sayfayı buldu ve resim çizmeye başladı.
Yusuf: "Çok mu seviyorsun resim çizmeyi?" diye sordu. 

Benjamin A.E., Bir Leyla ile Mecnun Hikayesi
Tilki Yayınları, 2014


Ortalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür'ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür'ü hatırlatır.
Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha... Sahi kapıyı ne renge boyarız?
- Beyaza dedim. Beyazı severim.
- A... Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.
- Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?
- Bayılırım çiçeklere.
- Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.
Biraz daha sokuldu.
- Bunlar olacak değil mi?
- Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.
- Evet şimdi...
- Hepsi boşa çıktı.
- Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.
- Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.
- Sonra ne oldu?..
- Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.
- İyi etmiş. Kim bu kız?.
- Yıldız... Ay... Güneş... Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.
- Demek aşık olduğun kadar var.
- Hayır... Hiç aşık olmadım ve olamam da.
- Bana aşık değil misin?.
- Hayır.
- Hayır mı dedin?..
- Evet... Seni sadece seviyorum. Isırasım gelen kulaklarını, öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.
Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,
- Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. Bütün erkekler gibi sen de yalan söylüyorsun.
- Benim de sana inanasım gelmiyor.
Birden durdu. Daha neler, dedi.
Yol kenarındaki kara dut ağacının altına oturduk. Başını göğsüme dayadı. Seni kıskanıyorum, dedi. Geçen gün gazetede bir yazını okudum ve ağladım. Bana kalırsa o kıza deli gibi aşıksın. Sonra o şiir... Unutamam mıydı neydi adı. Madem unutamayacaktın benimle niye nişanlandın. Dudakları titriyordu. Elimi saçlarına götürdüm. Hâlâ ıslaktı. Söyleyeceklerin var mı daha, dedim. Gözlerime baktı. Yo... dedi.
- Öyleyse başlayabilirim.
- Neymiş o?.
- Neye olacak; konuşmaya. Benden evvel kimseyi sevmedin mi?. Mektepte, mahallede.
- Hayır... Hiçkimseyi sevmedim. Ama anlayamıyorum, bunları sormandaki mana ne?.
- Ben açık konuşmasını severim Ömür. Benden bir şey saklama ve anlat.
- Dedim ya kimseyi sevmedim.
Yalan... Hepsi yalan... Geçen gün size gelmiştim. İçeri girerken postacı geldi. Bir mektup verdi. İzmir'den sana geliyordu. Kız ismi kullanan bir erkek. Merakımı yenemeyerek okudum.
- Ne okudun mu?.
- Evet okudum. Ümitlendirip ayrıldıktan sonra unutmaya kalktığın bir genç. Kimbilir seni ne kadar çok seviyordur. Mektubuna cevap verdiğin takdirde gelecekmiş. Bu çocuğun, seni benden fazla sevdiği muhakkak. Onu unutmaya hakkın yok. Sensiz yaşayamacağına inanıyorum. Ona dönmelisin.
- Ne kadar acı konuştuğunun farkında mısın?
- Hakikat daima acıdır Ömür. Bunu hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayağa kalktı, ellerimden tutup kaldırdı. Söyleyeceklerin bitti mi, dedi.
- Evet bitti. Senin de bittiğin belli.
- Hayır. O çocuğu hiç sevmedim. Belanın biri. Bir gezide tanışmıştık, görsen.
- Siz kadın milleti... Ne mahluksunuz. Onu sevdiğin halde kuruntun yüzünden onu maziye gömmeye kalkıyorsun. Şunu iyi bil ki o çocuktan başka kimse seni mes'ut edemez. Ben bile... Senin de onu sevdiğin belli.
- Ama ben seni...
- Yanılıyorsun yavrum. Beni sevmiyorsun. Yalnız yakın buluyorsun; yakın bulmak sevmek demek değildir. Onu unutma, o şu anda seni düşünüyor. Teselliye muhtaç vaziyette. Yaz ve deli gibi sevdiğini söyle.
- Haklısın, dedi. Seni sevmiyorum.
Eve kadar hiç konuşmadan gittik. Onu eve bıraktıktan sonra, beni evden uzaklaştıran yorgun adımlarım titriyordu. Dönüp baktığımda verdiğim İzmirli çocuğun mektubunu okuyordu. Başını kaldırdı, uzaktan bile güzelliği, cana yakınlığı ile İzmirliyi kendine aşık eden Ömür, arkamdan bakıyordu. Elini kaldırıp kapıyı kapadı. Set boyundaki küçük kahveye gidip Ahmet'e mars olmalıydı. Zaten mars olmadığım kimse yok ya...
Seni Seviyorum, Yılmaz Güney
Öküz Dergisi, Şubat 2001