Tesadüf diye bir şey varsa tesadüfen kesişmişti yolları. Kalabalığın içinde, denizin ortasında, üç gece dört gündüz geçirmişlerdi. Adam he ne kadar belli etmemeye çalışsa da, gerçi çok belli etmediği de söylenemezdi; kalabalıktan kaçabildiği her an kadının yanında belirmişti. Zaten kadının da bu duruma itirazı olmamıştı. Etraftaki onca insana rağmen iki geceyi çalmayı başarmışlardı. Gecenin ilki, ardı arkası kesilmeyen bir sohbete ev sahipliği yapmıştı. Genellikle birinin birtirdiği cümle diğeri tarafından "ben de" denilerek tamamlanmıştı. Aslında bu akşam da aynı şey olmuştu. Telefon konuşmalarının başlarında bir yerlerde kadın "Sevmiyorum bilm kurgu okumayı da, izlemeyi de" deyince aldığı yanıt yine "ben de" idi. Öyle çok "ben de" birikmişti ki kadın bunları sığdıracak yer bulamıyordu.
"Aşk yıkıcı, kırıcı, üzücü bir şey. Yakınımdan dahi gemesini istemiyorum"
"Kesinlikle haklısın. Ben de."
"Ne kıskanılmak, kısıtlanmak istiyorum ne de kıskanmak, kısıtlamak."
"Ben de"
"Hayatımda sürekli benden bir şeyler bekleyen birini istemiyorum. Kimseye verecek bir şeyim olduğunu düşünmüyorum. Hem ne kadar verirsen ver, arkası kesilmiyor. Hep daha fazlası isteniyor. Bunun yanlış olduğunu bilmene rağmen verdikçe sen de istemeye başlıyorsun. Ve vermekten yorulan ya da vazgeçen kişi sevmekten vazgeçmekle itham ediliyor. Ne vermek, ne almak, ne de itham eidlmek istiyorum."
"İlişkiyi adlandırmamalı, ona bir isim koymaya çalışmamalı."
"Bence de."
"Su yolunu bulur."
"Evet, bulur."
Sessiz sedasız geçen o iki gün içinde kadın defalarca pencereden adayı seyretmişti. Artık günün hangi gününde nasıl göründüğünü bakmadna çizebilirdi. Adam aramıyor, kadının eli de bir türlü telefona gitmiyordu. Adanın ışıkları yavaş yavaş yanmaya başlarken kararını verdi. Bu gece aramazsa yarın erkenden kendisi arayıp içinde kopan adsız fırtınayı bitirecekti. "Aşktan korkuyorum ama içinde aşk olmayan bir şeyi yaşamayı da hiçbir şekilde kendime yakıştıramıyorum. Ad koymayalım derken 'anlamı yok edelim, anlamsızlaştıralım, hissettiklerimizi dahi birbirimize söylemeyelim' demek istememiştim ben. Bir şey yokken konuşmak kolaymış, ama varken çok zor. Ben sevildiğimi bilmeden, sevdiğimi söyleyemeden bir şeyler yaşayamıyorum. 'seni seviyorum' dediğini duymayı bu kadar isterken 'sen de'lerle biten telefon konuşmaları yapmak en az yalanlarla bezenmiş bir aşk kadar acıtıyor canımı. Aklından atamadığı, içinden sürekli tekrar ettiği bu cümleleri ona söyleyebilmeyi çok isterdi ama söyleyemeyecekti. Çünkü ya adam "ben de" derse, "seni seviyorum" derse...

Hande Baba
Gece Nöbeti Dergisi sayı:1 2015


Güzel Bir Nisan Sabahında %100 Mükemmel Kıza Tesadüf Edişime Dair
Güzel bir nisan sabahında, Tokyo'nun en revaçtaki semti Harujuku'nun dar bir sokağında %100 mükemmel kızın yanından geçtim.

Doğrusunu söylemek gerekirse, o kadar da güzel değildi. Dikkat çeken hiçbir tarafı yoktu. Başının arka tarafındaki saçlar hâlâ yataktan kalktığı gibiydi. Genç de sayılmazdı - otuzlarında olmalıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, kız denilecek yaşta değildi. Ama yine de, 40 metre öteden bile onun bana göre %100 mükemmel kız olduğunu anlamıştım. Onu görür görmez kalbimde bir gümbürtü koptu, damağım çöl misali kurudu.

Belki sizin de kendinize has, en beğendiğiniz kız tipi vardır. Söz gelimi, incecik ayak bilekli ya da iri gözlü, yahut zarif parmakları olan; belki de nedensiz yere, yemeklerini ağır yiyen kızlar size çekici geliyordur. Benim de kendime has zevklerim var elbette. Bazen, lokantada yemek yerken, sırf burnunun şekli hoşuma gittiği için yan masadaki kıza gözlerimi dikmiş bakarken yakalıyorum kendimi.
Yine de hiç kimse %100 mükemmel kızın ille de kafasında çizmiş olduğu tipe uyacağını iddia edemez. Burunları ne kadar seviyor olsam da, o kızın burnunun şeklini anımsayamıyorum, Burnu bile var mıydı emin değilim. Tuhaf, çok tuhaf.
"Dün yolda %100 mükemmel kıza rastladım" desem birine,
"Hadi ya!" der, "Güzel miydi bari?"
"Pek sayılmaz."
"Beğendiğin tipte biridir o zaman, değil mi?"
"Bilmem. Ona dair bir tek şey anımsayamıyorum. Gözlerinin şekli, göğüslerinin iriliği."
"Tuhaf."
"Evet ya, tuhaf."
Çoktan dikkati dağılmış bir şekilde,
"Peki o zaman,"der,
"Ne yaptın? Konuşabildin mi onuna? Takip mi ettin?"
...
Haruki Murakami





Bir Fahrettin Cüreklibatur,
bir Nilüfer Aydan,
bir de Engin adında bir sandal...
gerisini okuyanların tedirginliğine bırakıyoruz.


İşte Leyla, daha üç hafta öncesine kadar köydeki komşularının İstanbul'da memur oğullarından başka biri olmayan "Yusuf Abi"siyle dün gece evlenmiş, şimdi aynı arabada, yanındaki koltukta İstanbul'a doğru, karlı yollarda ilerliyordu. Leyla kendisinden yirmi iki yaş büyük kocasıyla belki en fazla bir saat konuşmuştu bu ana kadar. Dün gece hayatında çok arzuladığı o anı yaşamış olmanın utangaçlığı, acısı, zevki ile ruhu iyice karışmıştı. Kocasına doğru bakamıyordu. Başını pencere tarafına doğru çevirmiş, karlı ovaları izliyordu. Bir yandan İstanbul'da yaşamak düşüncesi onu ürpertiyor, bir yandan da bununla bir sınıf atlamış gibi gizli bir gurur duyuyor, yüzüne gülümseme geliyordu. Elini ağzına tutarak bu gülümsemesini saklıyordu. Yolun ilk saati tek kelime etmeden devam ettiler. Yusuf arabayı sürdü, Leyla da karlı ovaları izleyerek hayallere daldı. Sonra, bir anda Leyla arka koltuğa uzanarak çantaları karıştırmaya başladı. Yusuf ne yaptığına dikiz aynasından bakıyordu. Kısa bir aramadan sonra Leyla elinde bir resim defteri ve pastel boyalarla yeniden koltuğuna oturdu. Boyalı sayfaları çevirerek en son boş sayfayı buldu ve resim çizmeye başladı.
Yusuf: "Çok mu seviyorsun resim çizmeyi?" diye sordu. 

Benjamin A.E., Bir Leyla ile Mecnun Hikayesi
Tilki Yayınları, 2014



Kısa öykünün enstrümanı her şey olabilir. Esin kaynakları sonsuzdur. Ancak düdük gibi sürekli aynı sözleri konuşan, konuştuklarının dayanağında mantık ürünü fikirler barındırmayan kimselerin - ki zaten düdük denir kısaca o tiplere -.ne esini ne de kaynağı bulunur. Düdük makarnası gibi sürekli aynı terane üzerine ötenlerin de kısa öyküye bir gıdım olsun faydası dokunmaz. Onların faydaları kendi cüzdanlarınadır. İktidarlarını öyküye düdük muamelesi yapmakla kurma peşindedirler. Hırsı büyük boyu cücük bücürlere benzerler; camdan evde oturduklarını unutunca zıplar zıplar ve zıplarlar, ancak hanyasal vaziyetlerin Konya'dan geçtiğini ve kimileri için Kasımpaşa kadar dahi muteber olmadıklarını anladıkları dakika oturuverirler aşağı. Yani kısa öykü asla ve asla düdük değildir, düdüklerin harcı ise hiç değildir.




Ortalığı tatlı bir serinliğe bozarak gelip geçen yaz yağmuru saçlarımızda kördüğüm olmuştu. Ömür'ün alnına dökülen ıslak saçlarından yüzüne akan damlalar dudaklarında parlıyordu. Bu pırıltılarda bütün maziyi derinliğiyle görebiliyordum. Çocukluğumu, tahtadan arabamın takırdağı, kargıdan atımın şahlandığı meydanı. Söylediklerine pişman olan ilk sevgilimi ve arkasından ağladığım; çırpındığım o güzel mektepli kızı. Hepsi bu pırıltılarda. Yeni nişanlım Ömür. O yok bu pırıltılarda. Karşımda gülüyor. Belki olmaz bu dünya, belki günün birinde başka bir göz Ömür'ü hatırlatır.
Sıcacık elleri avucumda, yol boyu çitlere tırmanmış bembeyaz yaban güllerine bakıp bir şeyler kuruyoruz. Yok, diyor Ömür. Evimiz mini mini olmalı. Sıcak, küçük bir yuva. Akşamları kapıda seni beklemeliyim. Ha... Sahi kapıyı ne renge boyarız?
- Beyaza dedim. Beyazı severim.
- A... Sevgilim, evimizi hastahane mi sandın? Yeşil nasıl? Yahut mavi.
- Peki mavi olsun. Çiçekleri seversin değil mi?
- Bayılırım çiçeklere.
- Her gün bir karanfil takacağım göğsüne.
Biraz daha sokuldu.
- Bunlar olacak değil mi?
- Bir zamanlar ben de böyle kurdum; ama senin için değil. Fakat şimdi.
- Evet şimdi...
- Hepsi boşa çıktı.
- Yani benimkilerin de boşa olduklarını mı söylüyorsun?.
- Öyle bir şey demedim. Demek istediğim şu; bu hayalleri seni tanımadan evvel kurdum. Ona yazdım bunları. Küçük bir evden; çiçeklerden, gelecekten bahsettim.
- Sonra ne oldu?..
- Hiç ne olacak. Netice değişmedi; aldırmadı bile.
- İyi etmiş. Kim bu kız?.
- Yıldız... Ay... Güneş... Üçünün en güzel taraflarını alanı onun güzelliği çıkar.
- Demek aşık olduğun kadar var.
- Hayır... Hiç aşık olmadım ve olamam da.
- Bana aşık değil misin?.
- Hayır.
- Hayır mı dedin?..
- Evet... Seni sadece seviyorum. Isırasım gelen kulaklarını, öpmek için kıvrandığım dudaklarını ve baktıkça kendimi uçuyor hissettiğim gözlerini seviyorum.
Avucumdaki elini çektikten sonra yere bakarak,
- Seni seviyorum ama inanmıyorum. Daha doğrusu inanasım gelmiyor. Bütün erkekler gibi sen de yalan söylüyorsun.
- Benim de sana inanasım gelmiyor.
Birden durdu. Daha neler, dedi.
Yol kenarındaki kara dut ağacının altına oturduk. Başını göğsüme dayadı. Seni kıskanıyorum, dedi. Geçen gün gazetede bir yazını okudum ve ağladım. Bana kalırsa o kıza deli gibi aşıksın. Sonra o şiir... Unutamam mıydı neydi adı. Madem unutamayacaktın benimle niye nişanlandın. Dudakları titriyordu. Elimi saçlarına götürdüm. Hâlâ ıslaktı. Söyleyeceklerin var mı daha, dedim. Gözlerime baktı. Yo... dedi.
- Öyleyse başlayabilirim.
- Neymiş o?.
- Neye olacak; konuşmaya. Benden evvel kimseyi sevmedin mi?. Mektepte, mahallede.
- Hayır... Hiçkimseyi sevmedim. Ama anlayamıyorum, bunları sormandaki mana ne?.
- Ben açık konuşmasını severim Ömür. Benden bir şey saklama ve anlat.
- Dedim ya kimseyi sevmedim.
Yalan... Hepsi yalan... Geçen gün size gelmiştim. İçeri girerken postacı geldi. Bir mektup verdi. İzmir'den sana geliyordu. Kız ismi kullanan bir erkek. Merakımı yenemeyerek okudum.
- Ne okudun mu?.
- Evet okudum. Ümitlendirip ayrıldıktan sonra unutmaya kalktığın bir genç. Kimbilir seni ne kadar çok seviyordur. Mektubuna cevap verdiğin takdirde gelecekmiş. Bu çocuğun, seni benden fazla sevdiği muhakkak. Onu unutmaya hakkın yok. Sensiz yaşayamacağına inanıyorum. Ona dönmelisin.
- Ne kadar acı konuştuğunun farkında mısın?
- Hakikat daima acıdır Ömür. Bunu hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayağa kalktı, ellerimden tutup kaldırdı. Söyleyeceklerin bitti mi, dedi.
- Evet bitti. Senin de bittiğin belli.
- Hayır. O çocuğu hiç sevmedim. Belanın biri. Bir gezide tanışmıştık, görsen.
- Siz kadın milleti... Ne mahluksunuz. Onu sevdiğin halde kuruntun yüzünden onu maziye gömmeye kalkıyorsun. Şunu iyi bil ki o çocuktan başka kimse seni mes'ut edemez. Ben bile... Senin de onu sevdiğin belli.
- Ama ben seni...
- Yanılıyorsun yavrum. Beni sevmiyorsun. Yalnız yakın buluyorsun; yakın bulmak sevmek demek değildir. Onu unutma, o şu anda seni düşünüyor. Teselliye muhtaç vaziyette. Yaz ve deli gibi sevdiğini söyle.
- Haklısın, dedi. Seni sevmiyorum.
Eve kadar hiç konuşmadan gittik. Onu eve bıraktıktan sonra, beni evden uzaklaştıran yorgun adımlarım titriyordu. Dönüp baktığımda verdiğim İzmirli çocuğun mektubunu okuyordu. Başını kaldırdı, uzaktan bile güzelliği, cana yakınlığı ile İzmirliyi kendine aşık eden Ömür, arkamdan bakıyordu. Elini kaldırıp kapıyı kapadı. Set boyundaki küçük kahveye gidip Ahmet'e mars olmalıydı. Zaten mars olmadığım kimse yok ya...
Seni Seviyorum, Yılmaz Güney
Öküz Dergisi, Şubat 2001





Giyimine özen gösterir. Zayıf, uzun boylu, ince bacaklıdır. Saçları seyrek, kısa; yüzü donuktur. Dudakları morumsu, burnu kemerlidir. Elâ gözleri bir ceylanın gözleri kadar durudur... Parmaklarına rengârenk taşlı yüzükler takar. Bazen ikişer, bazen üçer tane...
Çoğunlukla bir eli pantolon cebine sokulu vaziyette yürür. Evraklarını koyduğu çantasını omuzunda taşır. Yürürken adımlarını kısa kısa atar, boynunu kısar. Üşüyen bir insan görünümündedir. Ezilmişlik izlenimi de uyandırır. Tedirgindir, ama herkese tepeden bakar...

Çoğu zaman kitapçılarda görülür. Onun sık sık uğradığı iki kitapçı da iflas eder sonunda. Kitapçılar da ona benzerler. Her şeyi bilen insan tavrı içindedirler...
Burnundan kıl aldırmaz, adamına göre konuşur...
... Panellere, konferanslara dinleyici olarak katılır ama konuşmalar bitmeden çeker gider. Panelistlerin arasında genç ve güzel kadınlar varsa anlattıkları yetersiz de olsa sonuna kadar dikkatle dinler; panelden sonra yanlarına sokulur "çok güzeldi beğendim," der. Dudağının kıyısına da yarım bir gülücük yerleştirir onlarla konuşurken... Kendisi gibi düşünüp konuşmayanları dinlemez. "Bilmiyorsan konuşma kardeşim, bırak bilenler konuşsun," diyerek eleştirir...

Nazmi Bayrı, Güz Buluşmaları

Broy Yayınları - Ekim 2014



...
Ne yapayım, kızın bir sabahın köründe kapımı çalıyor. Ben de benim kızın arkadaşı sanıyorum.
"Buyur canım, Ezgi için mi geldin? Çıktı kızım" diyorum.
"Yok, sizin için, sizinle konuşmak için geldim," diyor. "Biraz içeri girebilir miyim?"
"Gel," diyorum.
Daha oturmadan, yolda ağlamaya başlıyor.
"Ben eşinizi sevdim. Aylardır birlikteyiz. Şimdi de hamileyim. Ailem duyarsa beni yaşatmaz, hemen evlenmemiz lazım. Siz boşanır mısınız eşinizden?"
Bak, bak, bak! Sanki yağmurlu havada aynı taksiye koşmuşuz da, benden, acelem var ben binebilir miyim, diye izin istiyor. Neden ineyim kızım! Yirmi beş yıllık bir evlilik bu! Sen o adi adam sor ikinizin de nasıl kurtulacağını.
"Bende çözüm yok. Senin yaşında kızım var benim" diyorum. "Tabii senin sevdiğini sandığın o adi şerefsizin kızı aklına geliyorsa. Hiç sanmam ya. Nasıl pislettiyse öyle temizlesin orlalığı!"
Kız zırıl zırıl ağlıyor, yalvarıyor.
"Ailem beni yaşatmaz ama... Siz aradan çekilirseniz"
"Kızım ben kitap ayarcı mıyım?

Arzu Ebru Özağaç, Şimdi Âşık Olabilirsiniz
İkinci Adam Yayınları - 2014





"Baban ne iş yapıyor?" diye soruyor yeni öğretmen.
Dudaklarından masaya, masadan sıralara... Tüm çocukların üzerinden aşıp, büyüye büyüye gelip suratıma çarpıyor soru. Kel kafasını hiç sevmiyorum.
Bütün çocuklar bana bakıyor o an. Ürkmüş bir yabanıl hayvan gibi yerimde büzülüyorum. Bir ışık patlıyor gözlerinden.

Gülüşüyor çocuklar. Benim yerime cevaplıyorlar bir ağızdan.
"Babası çalışmıyor öğretmenim."
Üçe, beşe, kırka bölünüyorum. Her bir parçam, her bir çocuğun boğazına sarılmak istiyor.
 "Susuuun!..."
Başka babalara benzemeyişinin sıkıntısını, utancını sıraların altına, kapı arkalarına, alacakaranlık odalara saklıyorum... Cahilliği, işsizliği... Amele pazarında satılık mal gibi bekleyişi, çoğunluk iş bulamadığı günler kös kös eve dönüşü, beceriksizliği...
....
...Baba dediğim adam bir türlü geçmek bilmeyen bir sızı kaynağı.
Annem ne kadar yıkasa, paklasa; yamasa, onarsa da toparlanamıyor görüntüsü Dökülüyor üstü başı.

Neden ellerin babası gibi değil benim babam?
...

Münevver İzgi, Savruluşlar
Neziher Yayınları - 2014




"İnsan ruhu bazı durumlarda incinir. İncinen yerde der oluşur, oraya yerleşir. Der, kendi zekası olan bir virüs'tür. Yerleştiği yerden sürekli bir şeyler fısıldar. Bazen fısıltı yoğunlaşır. Yoğunlaştıkça ruhu yakar. Ruhun sahibi, biraz derdinin karakterine biraz da kendinin huyuna suyuna göre bir çare bulur. Bu çare, fısıltının kaynağına inip, yakasını tutup 'ne diyorsun hemşerim?' şeklinde doğrudan bir yöntem olabilir. Diğer yöntem ise fısıltıyı duymazdan gelmektir. Kıvırtma teknikleri burada devreye girer. Fısıltıyı duymazdan gelen izahlar, kabuller üretir. Kabullerine inanır. Edebiyatı dahi olan insani bir haldir. Ve bazen edebiyat, kıvırtma tekniklerinin en incelikli biçimlerinden biridir."

İlhami Algör, İkircikli Biricik
İletişim Yayınları, 2015



"Bazen yorgunluktan öleceğimi sanıyorum. Keşke gücüm olsa da günü otuz saate uzatabilsem. Akşam nasıl geliveriyor, anlamıyorum. Hiçbir şey sığdıramıyorum yirmi dört saate... Ne eğlence, ne açık hava, ne aşk ne de dostluk. Hep çalışıyorum. Bu son yılım, hekim çıkacağım. Bu kadar çalışmaya karşın, hiç de kendimi aman aman bilgili bulmuyorum. Diplomamı aldıktan sonraki günler korkutuyor beni. Düşünüyorum da ömrümün en güzel yıllarını boşu boşuna yitirdiğimi sanıyorum. Yirmi dört yaşındayım. İl gençliğim çpktan sona erdi. Ne kaldı geriye? Hiç güzel bir şey anımsayamıyorum. Şöyle hoş, neşeli bir şey... Hep acı, sıkıntı ve karanlık... Belki yorgunluktandır umutsuzluğum, ya da tekdüzelikten. Belki, yarından güzel bir şeyler bekleyememekten. Dün bana ne getirdi ki... Yarın ne versin?"
...
Erendüz Atasü - Dullara Yas Yakışır
Afa Yayınları, 1988