Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elidenin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı.
İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elidenin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturonun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elidenin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.
Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturonun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: Hava nasıl? O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu.
O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı.
Ama birden Elide, Saat kaç olmuş, der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu.
Arturo tek başına kalırdı. Elidenin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. Tamam bindi, diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren on bir numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi.
Yatak Elidenin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturonun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elidenin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı.
Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı.
Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, Hadi bakalım iş başına, deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri.
Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı.
Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi.
Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı.
Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturonun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.
Italo Calvino
Ayın çağrısı gelmeden önce başladı her şey... Lalaith sonbaharda geldi. Minik ayaklarının altında ezilen lâl rengi yaprakların çığlıklarını duyabiliyordum. Onu fazla beklememiştim ama beni şaşırtmıştı tüm çocuksuluğuyla. Hayatımdaki en büyük hata yıldızların isimlerini insanlara vermek olmuştu. Bunu söyleyebilmek içinse, benim maviyi bulmam gerekecekti. Herşeye rağmen, bir yıldız gelmişti yanıma; işte o zaman yıldızlar kaymaya başladı gözlerimden. Narin elleri saçlarıma dokunduğunda gümüşi gözlerinin içine baktım; ona düşünmeden sarıldım. Kızıl saçları döküldü yüzüme ve öptü beni. Yitiyordun düşlerimden. Elf kızı gitti daha sonra; ben yardımcı olamazdım ona. Bir insanın kısa ömrünü değerlendirirsek; ona göre, aşk bile denmezdi hissettiklerime. Neden bir elf gibi süreklilik ararken kendimi kaptıramıyordum hiç kimseye? Gözyaşlarımı sildim ve kalktım.
İşte o zaman yitik ülkelerin birinde, yüzü kaybolmuş Miriel adında küçük kız geldi gelecekten, bir meleğin suretine bürünmüş biçimde. Mavi gözlerinin içine baktığımda, onu bir daha görmemin uzun süreceğini anlamıştım. Gerçek yüzünü en cesur şekilde o gösterecekti bana. İşte hayranlığım böyle başladı maviliğe. Büyü o gece aktı düşlerimize.
Ertesi gün de gözyaşı vardı.
Şafaktan önce çıktım yola. Herşey bir düş yüzündendi. Cebimde bir altın para, sadece tek bir dileğim olabilirdi. İki yoldan Ilmene gideni tercih ettim. Bunun hep kötü bir tercih olduğunu düşündüm. Bu yolu bitirdiğimde şaşırtmayı öğrendim. Beni yalnız dostluk korudu.
Yol birdenbire bitti. Keder de... Meğerse yıldızlara varmak için ayın yolundan geçmek gerekiyormuş. Herkesin beni bıraktığı anda flüdünün ezgisiyle beni anlamlandıran Marach geldi. O gece onunla kankardeşi olduk. Ondan başka kimseye güvenemedim.
Bir yaz düşünde kendimi buldum cennette. Masumiyetin adı neydi? Orada bir kız gördüm ama aşık olmadım. Sevgi ve aşka dair tanımları sildiğimde nefreti öğrendim. Bu beni acımasız kıldı.
Sonbahar gelmişti ve dinlenmek istiyordum. Bunun için sevgilimin evine gittim. Mavi odasında uyudum. Uyandığımda mavi duvarları üstüme üstüme geliyordu. Tavanın beyazlığının bana ne kadar acı verdiğini söylemedim ona. O anda dört mısra biçimlendi kafamda ve beni bir kış öncesindeki bir öyküye taşıdı:
mavi odamızdaki
karşıtlığı yok sayan düşlerimde
sonsuzluğu arar
seni öpmelerim
Sonsuz öpüşler böyle başlamıştı. Tüm renkler kendini yitiriyordu mavide.
Efsanevi ağlama sütununu bulmak bir ayımı aldı. Toprak ağlıyordu gökyüzüne doğru. Ağlayarak soyundum. Bir bebeğin çıplaklığıyla girdim dilek havuzunun içine. Ayaklarım yere basıyordu. Ağlama sütununun yanına gidip altın paramı bıraktım dibine. Bir dilekte bulundum Ondan.
Konuşmayı öğrendim. İlk söylediğim söz Bırakın beni! oldu. Yalnızlığı o zaman üçüncü defa tanımladım. Mirielle karşılaşmamın üstünden bir yıl geçiyordu ki, karşıma çıkıp öyküsünü anlattı bana. Oradan kaçtım ve kaybedişlerimize ağladım.
Dileğimin bir anlamı kalmamıştı. Hatıralarımın hepsini öyküleştirdiğim zaman gerçekleri düşlerime devrettim. Korkularım yitmişti şimdi. Kendimi kaybettim düşlerimde.
Dalgaların sesiyle ağlayarak uyandım bir bebek gibi. Bir yelkenli vardı kıyıda ve çingenenin türküsünü söylüyordu biri içinde. Bıkmıştım yürümekten ... dönmeliydim geldiğim yere. Ayın çağrısını kaptanın gözlerinde gördüm. Yanına sokuldum, sarıldım ellerine. Baktı gözleri gözlerime. Yalvardım ona: Okyanusa götür beni. Hiç dönmeyelim geri.
Mavi saçlarını okşadım Gaernilin. Üşüyordu. Sarılsam, geçer mi titremelerin? Maviye aşkımı büyüttüm okyanusa açılan bir yelkenlide.
Okyanus kokuyor ellerim.
Vedat Kamer
Esmiyor bir türlü. Yaz ağır. Şıkır şıkır akasya bile çökmüş sıcağın içine, kıpırdamıyor. Musluk da sıcak. Sabahın bin bir habercisi, kuşlar, sessiz.Oysa birkaç gün önce kuşlar uyandırmıştı beni. Bin bir haberle.Her biri bambaşka ötüyor. Gülmeye başlamıştım yatağımda. Bir kuş, inatçı bir kuş, tek düze bir ses çıkarıyordu. "Cok cok.""Cok cok," o kadar."Bu kuş bir eleştirmen olabilir," diye düşünmüş o yüzden de gülmeye başlamıştım. Öyle ya, sonsuz bir ezgi bolluğu karşısında, yalnızca "cok cok,"diyordu. Bellediği bir şeyi, seni gidi taşkafa, değişik mi değişik her ses karşısında yineliyordu. Israr kuşu. Kuşların eleştirmeni.
(a)Bu işler İstanbul'da oldu. Gül Amca'nın bir kedisi, kedisinin de bir Gül Amca'sı olduğunu unutmayalım bu arada.
(b)Sonra, Iowa City'de yaşayan bir arkadaşım, "eleştirmen kuş burada da var," diye telefon etti.
(c)Yapraklar...
(ç)Gül Amca, hiç unutmam, 1999'un Ekim ayında "chat"e başlamıştı. Falanca kişi umduğunu bulamadığı ya da uykusunu bastırdığı veya işe yahut çişe gitmesi gerektiğinden "chat"i bırakıyordu. "Leaves..."Gül Amca, bunu "yapraklar" diye algılamıştı. "Yapraklar"ı aramış bulamamıştı. İngilizcesi zayıf mıydı? Yoo, orta halliden iyiydi. Kendisi bilmiyordu ama bir şairdi o. Vardır ya, kendisi bilmez.
(d)"Cok cok."
(e)Benim şu dünyaya bin bir haber ötüşlü kuşlar yağdırmak istediğim zamanlardı. Gül Amca'nın o sıralar en iyi yaptığı iş nargile içmekti. Bir de,rakı şişelerinin dibine bakıp mahreç söylemek. İnce ince şarkılar mırıldanıp meze koyarken...
(f)"Saraylı karı" adını taktığı bir akasya var, onunla söyleşiyor.
(g)Tek başına rakı içmek güçtür. Beceriyor. Kedisiyle.
(ğ)Akşama doğru, elleri titremeye başlıyor. Kuşların sabahı karşılaması kadar akşamı uğurlamasını da bekliyor ve başlıyor. İnce sızı, o ince şarkılarından damla damla akıyor.
(h)"Tetebbuatla mı iştigal ediyorsunuz efendim?"
(ı)Evet efendim. İçimden geçeni bilir gibi alınıyor. "Sepet efendim."Akasyaya bakıyor ve "bunun adı 'biberli bastik'tir, benim icat ettiğim bir mezedir," diyor.
(i)Aile onu sevmiyor. Kedisi kuşları sevmiyor.
(j)Neden sevmiyor neden bilmiyor neden onun akasyası da akşamları da kuşları da başka neden zırt pırt düşüp bayılıyor da hiçbir şey olmamışçasına dikiliverip insanlara "ne var yahu, n'oldu ki?" tavırlarıyla bakıyor ve neden nedenlerini hiç düşünmüyor ve onları yaşıyor?
(k)"Cok cok."
(l)"Alaska'lı bir arkadaşım var," dedi. Sonra da bir Malta'lı. Hatta, onu bu yaz Malta'ya çağırmış adam. "Uçak bileti al da gel, gerisi kolay, bende kalırsın, yiyecek içecek sorun değil," demiş.
(m)Yapraklar...
(n)Yapraklar...
(o)Dünyanın çok tenha olduğundan yakınmıyor.
(ö)Birlikte yuvarladığımız üç dört dubleden sonra dedi ki: "Siz sanatçılar ya da beni bağışlayın, ki öyledir kimileri de sanatçı bozuntusudur, sanatçı bozuntuları, eserlerinize bir ad koymakta direniyorsunuz. Niçin? Bizi, kitap okuyan, müzik dinleyen, bir resmi seyreden kişiyi daha baştan köşeye kıstırmak için. Eserlerinize isim takmayın efendim, opus 1, opus 2, opus 3 falan diyin. Bırakın biz onun hakiki adını düşünelim."
(p)Gül Amca ile bir sünnet düğününde karşılaştım bir kez. Çağrılı değildi ama gelmişti. Kan ter içindeydi. Elinde sık sık yıkandığı belli eprik bir mendil. Elinde kendisinden bile gizlemeye çabaladığı bir hediye kutusu. Uzak, küs akrabaların buluştuğu bir geceydi işte.
(r)"Cok cok cok."
(s)"Dışlanmak," demişti. Bu tür yeni sözcükleri kullanmayı hiç sevmezdi."Dışlanmak, her manada içlenmek değil midir?"
(t)...Yapraklar...
(u)...Yapraklarlarlar...
(v)Çok ağır bir yaz geçti. Yağmur vakitleri gelmek bilmiyordu.
(y)"Malta'lara nasıl giderim ki bu emekli maaşıyla?" dedi Gül Amca gülümseyerek.
(z)...Yapraklar...
1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrıya inandığın gibi inan.
2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.
3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir.
4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.
5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.
6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: "Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu." İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.
7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.
8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.
9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.
10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya.
Horacio Quiroga
Kar kıyamet, tipi fırtına, sade sokak yaşamında değil ev yaşamında da etkisini gösteriyordu. Kar ve buzlarla tıkanan saçak çevresi olukları, yer yer yırtılıp delindiği için, kiremitlerden oluklara süzülen kar suları, aşağı akacağına, çatı arasına yayılıyor ve kalorifer borularının rotasını izleyerek üst katların içine akıyordu.
Havalar düzelmeden olukları temizleyip onarma olanağı yoktu. Üst katlarda kalorifer borularının tavandan çıktığı bölmelerde biriken damlaları, borulara bağlanan huniler ve hunilere takılan hortumlarla balkonlara kanalize etme buluşları, salonda odaları, kimyacılığa merak sardırmış ecinnilerin garip imbikli laboratuarlarına benzetiyordu.
Bazı apartmanların ana ceryan kablosundaki sakatlanmalar yüzünden, kalorifer kazanları yanmıyor, hidroforlar su basmıyor, asansörler çalışmıyordu.
Böyle durumlarda imdada koşması beklenen odunla gaz sobalarına da gazla odun bulmak kolay olmuyordu.
Rıza Bey, termometrenin beş dereceyi gösterdiği odasında, kalın bir gömlek üstüne kalın bir gemici kazağı giymiş, arada bir önündeki konyağa uzanarak, ısının bazen sıfır altı elli dereceye kadar düştüğü kentlerde, nasıl olup da hiçbir şeyin aksamadığını düşünüyordu.
***
Birden telefon çaldı.
Rıza Bey, oturduğu koltuktan uzanarak açtı telefonu.
Bir ses:
- Beyefendi, diyordu, benim adım Remzi Suyugül. Yaşım altmış altı. Memuriyetten emekliyim. Esrarengiz olaylara olan merakınızı biliyorum. Son çıkan kitabınızı da okudum. Çok etkilendim. Size kendim hakkında ihbarda bulunacağım. İki kişiyi öldürmüş, bir caniyim ben. Ancak yeryüzünde hiçkimse benim işlediğim cinayetleri bulup, beni suçlayamaz. Telefonumu da, adresimi de size vereceğim. Dilediğiniz soruyu dilediğiniz zaman sorabilirsiniz. Bakalım, siz iki kişiyi nasıl öldürmüş olduğumu ortaya koyabilecek misiniz?
Rıza Bey:
- Çok şakacısınız Remzi Bey, dedi, Beni sınavdan geçirmek istemeniz de ayrıca hoşuma gitti... Cinayetleri hangi tarihlerde işlediniz?
- Sonuç almak kolay olmadı. Birincisi yirmi yıl önceydi. İkincisi de geçen yıl...
- Peki hangi amaçla işlediniz cinayetleri?
- Sırf keyif için...
- Tanıdığınız kişileri mi öldürdünüz?
- Hayır hiç tanımadığım kişileri...
- Neyle öldürdünüz?
- Bombalı saatlerle...
- Saatli bombalarla demek istiyorsunuz.
- Hayır Rıza Bey, ne dediğimi biliyorum. Bombalı saatlerle...
- Saatler mi patladı yani?
- Eh aşağı yukarı...
- Ne demek aşağı yukarı?...
- Onu da siz bulun. Birini yirmi yıl önce, ötekini geçen yıl, bombalı saatlerle öldürdüm. Telefonum 783 51 50 ...Adresim, Sahrayıcedit Kestane Sok. 16/3... Hoşça kalın, cinayetleri çözmenizi bekliyorum.
Telefon kapandı.
Rıza Bey önce:
- Deli çok bu dünyada, diye mırıldandı.
Sonra konyak kadehini avuçlayıp ağzına götürdü ve bir sigara yaktı.
Remzi Suyugül kimdi acaba? Neden böyle bir şaka yapmak gereğini duymuştu? Bu şakanın altında herhalde bir bit yeniği vardı.
Dışarıda tipi, gözgözü görmez bir boşluğa çekip götürüyordu kenti...
Rıza Bey saatine baktı. Gece yarısına kadar Remzi Beyin sırrını çözebilirse, altmış altı yaşındaki emekli okuyucusuna tam saat yirmi dörtte güzel bir sürpriz yapmış olacaktı.
***
Eski gemi telsizcisi, yeni polisiye yazarı tatlı bir gülücükle sırtına içi kürklü paltosunu geçirip, dışarı çıktı ve kutuplarda kaybolmuş bir eski zaman gezgini gibi oturduğu Gümüşyoldan Sahrayıcedite doğru yürümeye başladı.
Saat tam yirmi bir otuzda Rıza Bey yine koltuğuna oturmuş, elinde kalem kağıt birtakım hesaplar yapıyordu.
Saat tam yirmi dörtte, koltuğundan telefona uzandı ve Remzi Beyin numarasını çevirdi. Uzun uzun çaldı telefon, sonra uykulu bir ses:
- Alo, dedi.
- Remzi Bey siz misiniz, uyandırdım galiba... Kimleri öldürdüğünüzü buldum da, onu haber verecektim.
Remzi Bey uykulu sesiyle:
- Rıza Bey, kafayı çektin palavra sıkıyorsun, dedi.
- Yok, hayır dinleyin. Yirmi yaşındayken, belediyede evrak katibi olarak işe başlamışsınız...
- Evet...
- Otuzunuzda Sağlık Müdürlüğü kalemine şef olarak geçmişsinizç
- Evet...
- Kırk ikide Sosyal Sigortalara girmişsiniz...
- Evet...
- Ellide PTTde personel müdürü olmuşsunuz. Emekliye de oradan ayrılmışsınız.
- Evet...
- Size başvuranları bekletmekle ünlüymüşsünüz...
- Nereden biliyorsunuz?
- Sizin bakkalın kayınpederiyle aynı okulda okumuş ve bir daha da birbirinizden hiç kopmayacak kadar dostluğunuzu sürdürmüşsünüz...
- Nasıl öğrendiniz bunu?
- Bakkalınıza uğrayıp, kim olduğunuzu sorarak...
- Size vallahi pardon derim ben Rıza Bey... Eee sonra?
- Her gün en az yirmi kişiyi otuz dakika ile dört saat arasında bekletirmişsiniz. Bekleyenler aynı saatler arasında hep birlikte de bekleseler, kişi başına düşen beklemelerin ortak toplamı altmış saate yakın tutuyor...
- Eee yani?
- Yanisi şu, yirmi dört yıl önce memuriyetinizin yirmi beşinci yılıydı...
- Tamam, dinliyorum.
- Yirmi beş yılda, her gün beklettiklerinizin bekleme saatlerini bir birine ekleyince, altmış üç yıl çıkıyor ortaya... Bir insan yaşamı... Birinci cinayetiniz bu... Son yirmi yılda size başvuranların sayısı daha çoğaldı, bekletme süreniz de arttı. Ve son yirmi yılda insanları tek tek bekletme saatlerinizin ortak toplamı, altmış beş yılı buldu... Ve ikinci cinayetinizi de işlemiş oldunuz. İki yaşamlık zamanı, size başvurmuş binlerce insandan koparıp yok ettiniz... Doğru çözebildim mi cinayetlerinizi?
Remzi Bey kısaca:
- Evet, dedi.
Ve titrek içten bir sesle:
- Biliyor musunuz ne zaman hesap ettim bunu, dedi, emekli olduktan sonra işimin düştüğü yerlerde bekletilirken...
Telefon kapandıktan sonra Rıza Bey bir konyak daha koydu kendine ve pencerenin yanına gelerek, gecenin içinde lapa lapa yağan karlara dalıp gitti.
Kimbilir ne bilinip görünmeyen, ne kadar cani yaşıyordu şu dünyada...
Çetin Altan
Otobüste oturmuş kitabını okuyan bir kadın hakkında öykü okuyordu. Aniden kendisinin de otobüste kitap okuyan bir kadın olduğunun farkına vardı. “Daha birkaç dakika önce otobüste değildim", cümlesi geçti aklından. Kitapta anlatılandan çok daha farklı bir hayatın içinden geldiğinin bilincindeydi. Ne var ki, bir daha eski hayatını anımsayamayacağını henüz bilmiyordu.
Deniz Moralıgil
Fotoğraf: Nick Turpin
Raflardan rastgele seçtiği bir kitabın sayfalarında pür dikkat ve sanki ilk kez okuyormuş gibi kaybolmuşken, sayfaların arasından kurtularak yere düşen bir kağıt parçası dikkatini böldü. O anda dakikalardır kitaplığın önünde ayakta durmakta olduğunun farkına vardı. Eğilerek yerdeki rengini kaybetmiş kağıt parçasını eline aldı. Bu bir otobüs biletiydi. Üzerindeki; firma adı, tarih, hareket saati, koltuk numarası bilgilerini okudukça başını dayadığı camda; otobüsün bozuk yolda ilerlemesinin yarattığı titreşimi hisseder gibi oldu. Yanında oturan yaşlı adamın birkaç defa kendisine “kaçta varacağız evladım?” diye sorduğunu, endişeler içinde koyulduğu yolun yarısına varmadan tuhaf bir umursamazlığın içine düştüğünü anımsadı. Yolculuğun neredeyse tamamı kısacık bir an diliminde gözünde canlanmıştı. Daha az evvel sayfalar dolusu yazıyı okuyup ne kitabın içeriğini ne de okurken yaşadıklarına dair en ufak bir anı kırıntısını yakalayamamışken, ufacık bir kağıt parçası üzerine kötü bir el yazısı ile kondurulmuş rakamların yaşamının bir bölümünü olanca netliği ile geri getirmesine şaşırmıştı. Bileti sayfaların arasına iteledi, kitabı ait olduğu yere özenle yerleştirirken kendi kendine konuşmaya başladı:
“Bir daha hiçbir kitabı ya da dergiyi kapağına bakarak yargılamayacağım…“
Deniz Moralıgil

























