Onu diğerlerinden daha çok özledim. 
David Joseph
(25 ve Daha Az Kelimelik Öykü Antolojisi'nden)





Kısa öykü yazmak, tuvalet kokusundan öykü konusu çıkarabileceğini sanan beyinsizlerin harcı değildir. Tuvaletten olsa olsa koku çıkar.


Kokuşmuş birşey var Danimarka Krallığı'nda
William Shakespeare
Hamlet



Metonimi. Bu sözcüğü 1930'da duymuştum, bir daha da unutmadım. İlk romanım yeni yayımlanmıştı. Bir eleştirmen, romanımın başkişisi geceye "göğsü iliklenmemiş", çıktığı için fena haşlamıştı beni.
Sağduyusu tartışılmaz bu seçkin beyefendi "şu saçmalığa bakın!,," diyordu yazısında. "Neden meramını açıkça kağıda dökmüyor yazanınız? Apaçık ortada, iliklenmemiş olan, adamın gömleği, göğsü değil."
Bu azarı, ses çıkarmadan, hatta biraz utanarak sineye çekmiştim. O arada, dalının ünlülerinden Latince profesörüm Dr. Matos Peixoto imdadıma yetişti. Bir yanlışlık yoktu yazımda, metonimi diye adlandırılan yaygın bir istiare türü kullanmıştım; bu sanatta bir sözcüğü, onunla bağlantılı bir başka sözcük yerine kullanabiliyordunuz - sözgelimi, sonuç yerine nedeni imleyen ya da içeriği çağrıştıran bir sözcüğü. Mesela, "ışıldayan kadeh" dendiğinde ışıldayan aslında kadeh değil, şarapmış. Profesörle birlikte yazdığımız mektup, aynı gazetede yayınlandı. Eleştirmen de ağzının payını aldı. Umarım ders de almıştır. Ben aldım kendi adıma .. O gün bu gündur, metonimiyi sıkça kullanıyorum -başka bir klasik söz sanatıyla alışverişim yok.
Dahası, biraz kafa yorduktan sonra, metonimi'nin yalnızca edebiyata ilişkin olmadığı sonucuna vardım. Bence hayatın ger alanında var metonimi. Kendi deneyimimden yola çıkarak basit bir örnek vereyim.
Eski bir kadın arkadaşım, yıllardır kalmakta olduğu pansiyondan aniden taşındı ve pansiyoncu hanıma düşman kesildi. Nedenini sordum. İkimiz de pansiyon sahibinin sevimli bir insan olduğunu biliyorduk; hatta bir seferinde arkadaşımın iğnelerini bile yapmıştı, ona sıcak su torbasını ödünç vermişti; kalbi sıkıştığında başında beklemişti.
Şöyle dedi arkadaşım: "Koridordaki telefon yüzünden nefret ediyorum ondan. Ne zaman açsam, arayanların yarısı ya işletiyor ya tatsız şakalar yapıyor."
"Ama bu tatsız şakalar, pansiyoncu hanımın başının. altından çıkmıyor ki. Sorumluluk onun değil."
"Tabii değil. Ama telefon kimin telefonu?"

Rachel De Queiros, "Metonimi ya da Kocanın İntikamı"



Balıkçılar sokağındaki olay herkesi üzdü, ama kimseyi şaşırtmadı.
Şehrin ana caddesine açılan en geniş yan sokaklardan birinde, Bakkallar sokağı köşesinden üç adım beride, Balıkçılar sokağının en civcivli saatinde, gecenin işçileri o gence niçin saldırdılar, bilinmiyor.
Söylentilere bakılırsa, elinde götürmekte olduğu ekmek dörtköşe değilmiş; saçının rengi kara değilmiş; ya da aksayarak yürüyormuş... Söylenti elbet, bütün bunlar. Doğrusunu kimse bilmiyor. Ayrıca, bilinecek bir doğru var mı? O bile bilinmiyor. Bilinebilen, görülebilen ise, işçilerin, ansızın duvarlardan, köşelerden, kapı ağızlarından sıyrılarak o genci kalabalığın içinden çekip ortalarına aldıkları, bir daha dağılıp gözden yittiklerindeyse ortada kanlı, tanınmaz bir et yığını kalmış olduğu. Genci, gecenin işçilerinin ortasında yitmeden önce görebilenlerin söylediğine göre, bu et parçası, o alımlı delikanlının yansı kadar bile olamazdı. Bu kanlı etin üzerine talaş serpildi, kuru yapraklar örtüldü.
Ertesi sabah oradan geçenler, bir türlü aydınlanamayan günün donuk ışığında, asfaltın üzerinde esmerce bir lekeden başka bir şey göremediler gencin parçalanmış olduğu yerde.
İnsanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken. Oysa işçiler, gecenin işçileri oldukları için, güpegündüz görünmezler sokaklarda. Gecenin işçileri herkes gibi miydi bir zamanlar? Böyle olduğuna inanmak isteyenler var.
Daha mı az ürkecekler böyle olsa?

Bilge Karasu
Gece'den alıntı




"Yaşasın barış, insan hakları ve demokrasi!"
Bunların olmadığı yerde, karanlığa doğru dolu dizgin giderken yani,  güzel bir yılı kucaklamaya dair dilekler insanın içini nasıl da acıtıyor.




Rüyada, bir otomobille uçsuz bucaksız, ıssız bir düzlükte yol alıyor. Yol düz; kimi zaman bir çukurlukta ya da bir tepenin ardında kayboluyor, ama o, yolu ufuktaki dağlara dek gözüyle izleyebiliyor. Güneş tam tepede duruyor ve kızgın hava asfaltın üzerinde dalgalanıyor.
Uzun süredir karşı yönden hiçbir araç gelmiyor ve onun da önüne sollayacağı bir araç çıkmıyor. Karayolu tabelalarına ve haritaya göre bir sonraki yerleşme 60 mil ileride, dağlarda herhangi bir yerde ya da dağların ötesinde, sağında solunda, görebildiği mesafe dahilinde hiç ev yok. Ama sonra, yolun sol tarafında bir benzin istasyonu beliriyor. Büyük, kumlu bir alan, ortada iki benzin pompası, onların arkasında üstü kapalı verandasıyla iki katlı ahşap bir ev. Fren yapıyor, benzinciye doğru kıvrılıyor ve benzin pompasının önünde duruyor. Arabasının arkasından yükselen toz bulutu yeniden dağılıyor.
Bekliyor. Tam inip evin kapısını çalmak istediği anda kapı açılıyor ve dışarı bir kadın çıkıyor. Rüyayı hayalinde canlandırmaya başladığında kadın henüz bir kız ve yıllar içinde, otuzu ile kırkı arasında yaşlanması duruncaya dek, genç bir kadın oluyor. Kendisi kırkını ve ellisini geçtiği halde, o aynı genç kadın olarak kalıyor. Çoğu zaman kot pantolon ve kareli bir gömlek, kimi zaman da ayak bileklerine dek inen, ağarmış kot mavisi ya da rengi atmış mavi çiçek desenli, dalgalanan bir elbise giyiyor. Orta boylu, güçlü kuvvetli, ama şişman olmayan, yüzü ve kollan çillerle kaplı, kumral saçlı, çakır gözlü ve geniş ağızlı bir kadın. Kararlı adımlarla geliyor ve kararlı hareketlerle sol eliyle benzin tabancasını kavrıyor, sağ eliyle pompanın kolunu çeviriyor ve depoyu dolduruyor.
....
Rüya kaldığı yerden ancak akşam devam ediyor.... 

Bernhard Schlink







Yetmiş kilo ağırlığında bir insan diğer başka şeylerin yanında aşağıdakileri içerir:
- 45 litre su
- Bir tavuk kümesini temizlemeye yetecek kadar kireç
- 2200 adet kibrite yetecek kadar fosfor
- 70adet sabuna yetecek kadar yağ
- 5 santimlik bir çivi yapmaya yetecek kadar demir
- 9000 kurşun kalem üretmeye yeterli karbon
- Bir kaşık kadar magnezyum
Ben yetmiş kilodan daha ağırım.
Cosmos adlı bir Tv dizisi geldi aklıma. Carl Sagan uzaya benzetilmeye çalışılmış koca bir setin içinde dolanırken büyük rakamlardan söz eder dururdu. Programlardan birinde, insan vücudunu oluşturan maddeler ile dolu bir tankın önünde durmuştu. Elindeki bir sopa ile tankın içindekileri karıştırırken bir yaşam meydana getirip getiremeyeceğini merak ediyordu.
Başaramadı. 

Erland Loe, Naif Süper
Tavanarası Yayınları - 2003



Devir öyle bir devir ki insan kalkıp da "Şuyum" diyemiyor; iyi bir şey zannedip "Ben de" diyorlar.
Şöyle gönül rahatlığıyla bir içimi döküp
"Yahu ben şizofrenim galiba," desem,
"Aaa, devir şizofreni devri kim değil ki, bir beni bilsen," diyorlar.
Onları duyunca, benim şizofrenim ister istemez iyi bir şeye dönüyor. Demek ki bununda kalitelisi, kalitesizi var. Allah beni bunların kıratındaki şizofreniden korusun...

Şule Gürbüz, Zamanın Farkında

İletişim Yayınları, 2011